"Ne de güzel koymuş yanağını eline.. Ah ipek bir eldiven olsaydım da ben de değseydim tenine.. " Sheakespeare
Dünyaya gözlerini açan bir genç kızın karşısına geçen ilk otorite örneği kuaförüdür. Bundan sonra o kızın oluşturacağı hayat kulesinin kolonlarını o kuaför inşa eder. Kaşlarımızı ilk alan o abla. Abla. Abla... ABLAA! ABLA NEDEN ELDİVEN KULLANMIYORSUN? Tamam abla. Eldiven kullanmıyorsun ama yani el insaf! Bari gözümün önünde on kişinin kaşını bıyığını aldıktan sonra elini yıka da benimkini al. O kadar kişiye dokunup bana da dokununca biz hepimiz surat tokuşturmuş gibi oluyoruz. Ağlicam. Abla neyse ki sempatiksin ve fiyatların ucuz. Ama artı değerin hak ettiği önemi almıyor. Sen ki en beyinsiz kaşları bile nizama sokabilen kadın! Kuaföründe nasıl klima olmaz... Hem de bu sıcak şehirde. Senin klima alacak kadar kazanabilmen gerekiyordu. Abla seni burada tıkılı kalmış görmek inan ki moralimi bozuyor. Sarı saçlarını deli gönlüme bağlayasım geliyor. Bir de mantıklı bir insansın hani. Daha da üzücü. Mantıklı insanlar derneği lokeli kolektifi bilmem nesi üyesi olan kişilerin hak ettiğinin altında bir durumda kaldığını görmek asabımı bozuyor. Bozuluyor yani bozuluyor.
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Atatürk’ün Hayvanseverliği ve Kurban Bayramı
Hazır Kurban Bayramındayız, Atatürk’ün hayvanseverliğinden ve Kurban Bayramı ile alakalı bir anekdotundan bahsedeyim. Mustafa Kemal Atatürk, çok hayvansever ve insanlara olduğu kadar hayvanlara da merhametle yaklaşan bir insandı. Kendisinin birçok köpeği de olmuştur zaten. Alp, Alber, Foks gibi gibi. Hatta Foks öldükten sonra mumyalandırılıp, Atatürk’ün karşısına çıkarıldığında kendisi mumyalanan köpeğinin karşısına sandalye çekmiş, hüzünle oturmuş ve sonrasında sadık dostunun usule uygun şekilde defnini talep etmiştir. Bu talebi karşılanmamıştır fakat. Ki hepimizin bildiği üzere Foks şu an Anıtkabir’deki müzededir. Bir gün Atatürk’ün çok sevdiği bir tay hastalanır. Veterinerler tedbir gereği yanına yaklaşmaması gerektiğini tembihleseler de, Atatürk eldiven ve maskeyle tayın yanına gider. Tayın yelelerini okşar, onu sever ve ona veda eder. Bir av sırasında kuş vurduktan sonra vicdan azabı çekip, üzülüp; bir daha da ava çıkmamıştır aynı zamanda kendisi. Böyle bir insanın Kurban Bayramına karşı bakış açısı nasıldı peki? Bunu da şu anekdotla aktarayım: Günlerden bir gün Atatürk, Dıyanet İşleri Başkanı Rıfat Börekçi’ye Kurban Bayramında kurban kesmek yerine maddi destekle ihtiyaç sahiplerine yardım yapılmasının dinen uygun olup olmadığını sorar. Yani insanlara, maddi durumu iyi olmayanlara para yardımı yapılıp yapılamayacağını sorar. Böylesine güzel bir liderimiz, Atatürkümüz vardı işte. Hâlâ da var. Ölmedi, içimizde yaşıyor. Sizlerden ricam, onu iyi tanıyın. Onu iyi tanımazsak ölür. Kahramanlarımız, onları unutursak ölürler. Şehitlerimiz, unuttuğumuzda ölürler. Pek değerli bir Kıbrıs gazimiz, onunla röportajımız bittikten sonra bana şunu söylemişti: ”Gazi, unutulduğunda ölür.” Yani kahramanlarımızı unutmayalım. Kahramanlarımızı sadece
Atatürk
KAPI YARI ARALIK
Kapı yarı aralık Ihlamurların kokusu.... Bir eldiven, bir kırbaç Unutulmuş, bir masanın üzerinde Gaz lambasının sarı aylası Ortalığı dinliyorum. Niçin çekip gittin? Anlayamıyorum... Yarın sabah Günlük güneşlik olacak Ne güzel bu yaşam, Uslu dur yüreğim. Çok bitkinsin, Yavaş yavaş atıyorsun, boğuk Biliyor musun, bir yerde okudum Ölümsüzmüş ruhlarımız. ~Anna Ahmatova
Alıntı
Empati
Hayat nimetlerini ayırt etmeksizin verir. Uyuz bir köpeğe de yağmur yağar, yaralı bir kuşa da… Suya hasret bir buğday tanesine de. Okyanusların dev dalgalarına da, yüzen mavi balinaya da… Dağların doruklarındaki çam ormanlarına da güneş doğar, Bir evin bahçesindeki semizotuna da… Nepal’de bir Budist’in tespihine, Tanrı Dağları’nda bir çobanın kepeneğine… Sibirya’nın buz ormanlarına da, Bir ayının inine de… Tüm canlılar için akar nehirler. Geyikler ile çakallar aynı suda yüzer. Kurt da taze yağan karın tadına bakar, Bir Çukça da susuzluğunu aynı karla giderir çadırında. Hayat nimetlerini ayırt etmeksizin verir; Tüm canlılara… Bir akbaba yediği leşi binlerce mahlûkla paylaşır. Tüm canlıların yavruları aç kalınca ağlaşır. Nasıl farklı görebiliriz sıcacık evimizdeki çocuklarımızdan, kutuplardaki bir fok yavrusunu? Bir fok yavrusu bir çift eldiven demekse mesela… Bir rakun yalnızca bir şapkaysa… Ve unuttuysak… Ağlamaklı bakan her gözün arkasında bir kalp olduğunu…
Michael-2026 Vizyonda
Bu filmi Ari Aster çekseydi, ortaya muhtemelen bir şaheser çıkabilirdi. Çünkü Aster travmayı “soyut korku” gibi değil, nesiller arası lanet gibi işler. Michael’ın çocukluğu, babası Joe Jackson’ın baskısı, sahne korkusu, beden dismorfisi… bunların hepsi Aster sinemasının doğal malzemesi. Düşünsene: Thriller sahnesi bir başarı anı değil, grotesk bir dönüşüm ritüeli olurdu. Seyircilerin çığlıkları kutsal ayin gibi duyulurdu. Neverland bir cennet değil, zamanın donduğu bir limbo olurdu. Beyaz eldiven bir kostüm değil, kimlik maskesi olurdu. Aynalar sürekli parçalanmış benlik hissi yaratırdı. Aster muhtemelen Michael’ı “dünyanın en ünlü hayaleti” gibi çekerdi.