• Kesinlikle her yaştan okuyucunun her okuduğunda farklı mesajlar çıkarabileceği çocuk kitabı olarak sınıflandırılmaması gerektiğine inandığım bir başyapıt.
    Küçüklerin büyük dünyasından büyüklerin küçük dünyasına bir elestri.
  • Talha Uğurluer'in okuduğum bu ikinci kitabı. Daha önce Mekanlar ve Olaylarla Hz. Muhammed'in Hayatı kitabını okumuştum. Yazarın okuduğum bu kitaplarındaki tarzı işin özet ancak can alıcı noktalarından bahsedip okuyucu çekmek. (bundan sonraki cümle spoiler içerir ) Bolca resim ve fotoğraflarla desteklediği kitaplarında (ki zannedersem diğer kitaplarının içeriği de aynıdır) renk renk sayfalar başkalarına ilginç ve çekici gelebilir ancak ben okurken odaklanmada zorlandım bazı sayfalarda. Örneğin Lacivert fon üzerine siyah yazı harfleri seçmemde beni zorladı açıkçası. Yine mesela bir savaştan bahsederken sayfanın bir köşesinde bir altın sikke veya bir türbe fotoğrafı ne alakadır dedittiriyor okuyucuya...Sayfa dolsun hesabı konulmuş sanki birçok foto...

    Kitaba gelirsem Selçuklu 250 civarı sayfada kısa ve özet olarak akıcı ve akıllarda kalıcı bir şekilde anlatılmış. Bunu nereden çıkarıyorum dersek yıllardır okullarda okuduğumuz tarih kitaplarındaki uzun uzadıya anlatılan Selçuklu'dan aklımda kalan bir tek Malazgirt 1071, Selçuk Bey ve Alparslan (ki okul yıllarımda en iyi dersim tarih olan bir kişi olarak bu birçoğumuzda böyle bence. Ezberci eğitim anlayışı. neyse ayrı tartışma konusu). Kitapda Selçuklu'nun tarih sahnesinde birçok komutanın başarıları, entrikaları, ihanetleri anlatılmış ancak bugünden yıllar sonrasında Arslan Yabgu, Tuğrul Bey, Çağrı Bey, Abbasi Halifesi Biemrillah, Melikşah, Artuk Bey hiç aklımdan çıkmayacak artık...yine Selçuklu'ya dair akıllarda kalan okul kitaplarında öğrendiğimiz göğsümüzü kabartan ( ki öyledir) "Anadolu'nun kapılarını açan devlet ve onun kahraman sultanı ve askerleri" olduğudur. Kahraman, yiğit, büyük , ulu sultan ve yenilmez askerleri....

    Ama kitapta Selçuklu'nun tarihte toprak ele geçirip, oralara yerleşme, yeni yurtlar elde etmekten öte İslam Tarihi'nde ilahi bir davanın önderliğini yapmasını çok açık bir şekilde anlatıldığını görüyoruz.

    Nedir bu dava ? Halifeliğin bekası!

    Ve onun nezdinde (halifenin ricaları) fitne odaklarına, fitne devletlerine, fitne fikirlere, ayrılıklara karşı verdikleri mücadele. (Günümüzde de İslam aleminin bölünmesine en büyük katkıyı veren Şia ve onun devletçikleri bu davanın halen açık olduğunu gösteriyor...) Selçuklu sultanları ve komutanları Şii Büveyhiler ve Fatimi Devleti'ne karşı en üst düzeyde ve ilk öncelik vererek,mücadele ederek tarih sahnesinde yer aldığı gözler önüne seriliyor...
    Kitaptan tarihe bir aralık açıp bakıyoruz...(Artuk Bey bu konuda akıllarda kalan bir numaralı komutanlardan.) Artuk Bey Doğu Bizans'ın merkezi İstanbul ve civarı, İzmit-Üsküdar arasına sızmıştır...Melikşah'ın en gözde ve başarılı komutanıdır. Melikşah Bağdat'da Halife üzerindeki Şii baskısının artması üzerine oraya bir çare olması gerektiği anda Artuk Bey'e bu görevi vermekte, Artuk Bey'in de göreve atılmakta hiç gecikmediğini görüyoruz....Artuk Bey Anadolu'nun batısında onca taraftarı varken, kendisine güvenen, sağdık askerleri de varken orada küçük bir butik devlet kurma heveslerine kapılmadan hiç çekinmeden görevin altına boynunu koyuyor, adeta dünyasından vazgeçiyor...
    Kitapta Selçuklu'nun Şii devletler ve anlayışlar, ayrılıklara karşı mücadelesi eleştri konusu da olmuş. Mesela Batı'da bulunan Hristiyan devletlerin üzerine yürüyüp İslam topraklarını genişletmek varken neden İslam coğrafyası (kendi içimize) dönüp kendimizi (Müslümanım diyen her millet, devlet) yiyip bitirdik ! Tartışılır bence de...Şii devletleri ile mücadelenin olumsuz neticesi olarak Kudüs'ün Haçlılar tarafından kuşatılıp ele geçirilmesi ve halkının toplu halde katledilmesi bu tezi destekleyen bir netice sanki...

    Kitapta daha neler var...Selçuklu öncesi Emevi'nin şatafatının zirve yaptığı saraylar, sahabeye olan düşmanlıkları. En büyük fitne Hz. Hüseyin'in katli ve İslam'ın iki büyük parçaya ayrılması...Sonrasında Selçukl'nun doğuşunu görüyoruz...Selçuklu Medeniyeti...eserleri...eğitim alanındaki katkıları var...Nizamiye Medreseleri var...Selçuklu'nun merhameti var.... Ortodoks Bizans halkı ve Gregoryan Ermeniler'in Selçuklu gibi bir kurtarıcıya minnettarlığı var...Ben özetle etkilendiğim için Selçuklu'nun Halifeliğin bekası için verdikleri kutsal mücadeleden bahsettim ancak çok başka şeyler de bulacaksınız kitapta.
    Okuyun.
  • Kendi eleştri anlayışımız yedi yaşına kadar gelişmez; bu nedenle o yaşa kadar ana babamızdan kendi hakkımızda duyduğumuz şeyler ne denli aşağılayıcı ve onur kırucı olursa olsun onları doğru kabul ederiz; ruhumuza girer ve orda kalırlar.
  • Kitap rastgele elime geçti, iyi ki geçmiş. İnternette kitap hakkında gereksiz bir eleştri var, akıcı olmadığını söyleyip gerçekçi değil diyenler beni kitaba ön yargı ile başlattı. Çok düşük bir beklentiyle başladım, yüzümde acı bir tebessümle bitirdim. Kısa sürede okuyabileceğiniz ilginç konulu kaliteli bir kitap. Ötesi değil.
  • Typee Polinezya Hayatına Bir Bakış , Herman Melville'nin ilk eseri. Seyahatname tarzındaki bu eser gerçek ve kurgu karışımı şeklinde karşımıza çıkmaktadır.

    TYPEE,Pasifik Okyanusu Polinezya Bölgesi'nde bulunan Marksiz Adaları'ndaki yerel kabilenin adıdır. Ve kelime anlamı olarak 'Insan etine düşkün' anlamına gelir varın gerisini siz düşünün

    Konusu ise, Melville 15 aylık gemi yolculuğunda(balina avı) gemiden bir arkadaşı ile kaçar ve bu yerel kabile de tutsak halde bulur. 4 aylık ada da kalış sürecini o kadar güzel işler ki kendinizi yerliler ile yanyana hissedersiniz. Doğa,yemekler,inanışlar,giyim,evlilik, aile,savaşmak,birlik beraberlik vs... her alanda ki özellikleri büyük bir canlılıkla tasvir edilir.

    Ilkel ya da vahşi olarak nitelendirilen bu insanların saf ve samimi yaşam tarzlarına iç geçirirken aynı anda 'sözde medeniyet' getiriyoruz diyen batılıların tahribatlarına da eleştri yapmaktan geri kalmaz.Getirdikleri medeniyet değil tam tersi vahşettir!!

    Medeniyet, sanayi, teknoloji, bilişim ile dolup taşan kültürde yaşamak yerine dünyadan soyutlanmış uzak vahşiler(!) içinde yaşamayı yeğlerdim. Neden mi? Cevabı kitapta. Okuyunca ne demek istediğimi çok iyi anlayacaksınız.
  • Kitabın oldukça ilham verici ve bahsi geçen tüm karakterlerin "halkları" için yapmayı umdukları üzere ateşleyici olduğu su götürmez. Yer yer "tavuk suyuna çorba" ve "küçük prens" tadını verse de kitabın okurlarına bol bol alıntı bahşedip içlerini ısıtmaktan fazlasını yaptığı kesin. Üzerinde düşünülecek önermeler sunuyor, "halk" kavramına "halka karşı takınılan tavra" ilişkin yaptığı suçlamalar kışkırtıcı ve yüzleşmeye çağırıyor. Aydın olmak ne demektir ve kime aydın denmelidir tartışmaları aklımıza halka küsen aydın şımarıklığını getiriyor. Bu kitaba, bir yere kadar, Kitap karakterlerinden L.McDonaldın kitabına getirilen eleştri yapılabilir ve denilebilir ki onlarca farKlı ı yerde ayNı şeyi tekrarLamıŞtır. Fakat aynı şekilde savunaBilir de kendini kitap ve diyebİlir ki: "ben Bir habErCiyim, Halk kiTleLeriNin yetkiLi tEmsilcisiyim. ÖDemediğiniz yüzbinlerce Fatura ile birlikte hayat tarafından size gönderildim."
  • Kitabı bitirdikten hemen sonra sıcağı sıcağına incelemeyi planlıyordum. Ne yazık ki evdeki hesap çarşıya uymadı.

    Kitabı incelemeden önce bir konuya değinmek istiyorum.
    Kitaba başlamadan önce, Beyaz Geceler'in ,yazarın diğer kitaplarına kıyasen beğenilmediğini,hayal kırıklığı olduğunu ve doyurucu olmadığı için okumanın zaman kaybı olduğunu söyleyen birçok insanla karşılaştım. Bu düşüncenin kaynağını çok merak ettim ve kitaba başlarken de beklentimi düşük tuttum.


    Kitabın ilk sayfasında İvan Turgenyev'in '...Yoksa o,bir anlığına da olsa,senin kalbine yakın, yakın olmak için mi yaratıldı?' sözüyle karşılaştım ve çok hoşuma gitti.

    Yazar kitabı dört geceye bölmüş ve bu dört geceyi 'Beyaz Geceler' başlığı altında toplamış.
    -Bunu söylemeden edemeyeceğim:Bir tane yayınevi sırf kitabın başlığından dolayı karlı bir resim koymuş kapağına... Bu konu hakkında konuşursam susamam diye burda noktalıyorum.-

    St. Petersburg'da yaşayan bir gencin kurduğu hayalleri,o hayallerle nasıl yaşadığını ve aşık olarak,adım adım,kendi kabuğundan çıkmasına tanık oluyoruz.
    Kitabın içeriğinden spoiler vermeyeyim diye pek bahsetmeyeceğim.

    Bu kitap hakkında neden olumsuz eleştri yapar ki bir insan?
    Sonuçta Dostoyevski... Yine de renkler ve zevkler tartışılmaz. Ben kitaptan çok etkilendim. Olayları tahmin etsem de sonu ,dördüncü gecenin sabahı, beni biraz sarstı.
    Kısa bir kitap. Şans verilmesi gereken bir kitap.
    İyi okumalar.


    -SPOILER-


    Ama sana kin bağlamak mı, Nastenka? Tertemiz, pırıl pırıl mutluluğuna gölge düşürmek mi? Acı sitemlerimle seni kederlendirip gizli azaplar vererek, en mutlu anlarında yüreğinin acıyla çarpmasını ister miyim? Gelin olduğun gün, onunla birlikte yürürken siyah saçlarını süslediğin narin çiçeklerden tekini bile soldurabilir miyim? Bunları ben mi yapacağım Nastenka? Asla, asla! göklerin her zaman açık olsun, sevimli gülümseyişin parlaklığını, mutluluğunu yitirmesin. Yapayalnız yaşayan, sana karşı şükranla çarpan bir yüreğe tattırdığın mutluluk anından dolayı seni hep hayırla anacağım. Ulu Tanrım! O ne uzun, mutlu bir andı! Bir insana böyle bir an yaşam boyu yetmez mi?