Kurtarın beni! Alın götürün! Bana fırtına gibi hızlı atlardan bir araba verin! Otur arabacı, çal zilimi, uçun küheylanlarım, beni bu diyardan alıp götürün! Dahası, dahası, hiçbir şeyin ama hiçbir şeyin görünmeyeceği bir yere... Orada gökyüzü önümde dönüyor, uzakta bir yıldız parlıyor. Orman karanlık ağaçlarla ve ayla birlikte koşturuyor, ayaklarımın altına gri bir sis yayılıyor, siste bir akort tıngırdıyor; bir tarafta deniz, öteki tarafta İtalya uzanıyor; Rus kulübeleri görülebiliyor.
Müdür kim ki ben onun önünde ayağa kalkacaktım! Ne müdürüymüş o? Müdür falan değil o, olsa olsa mantar olur. Sıradan bir mantar, basit bir mantar, başka bir şey değil. Şişeleri tıkadıkları mantar cinsinden.
Bütün bu olanlar bence insanların insan beyninin sanki kafada bulunuyormuş gibi hayal etmesinden ileri geliyor ki hiç de öyle değil. O, Hazar Denizi tarafından rüzgarla geliyor.
Prens, düşüncelerime, bilgilerime kıymet veriyor da kalbime ve duygularıma o kadar ehemmiyet vermiyor. Hâlbuki benim göğsümü kabartan bir meziyetim varsa o da kalbimdir. Bütün kuvvetim, her saadet ve ıstırabım yalnız bu kaynaktan çıkıyor. Ah, benim bildiklerimi herkes bilebilir! Fakat bu kalp yalnız benimdir!