Yolcunun çöldeki kitabıdır serap...
Yolcu olmasa, serap olmasa sürdürmez yürümeyi su peşinde.
"Bunlar bulut" diyor, bir eliyle umutlarının ibriğini taşırken, diğeriyle belini bağlıyor.
Kumu dövüyor adımlarıyla bulutları bir çukurda toplamak için.
Serap çağırıyor onu, baştan çıkarıyor, kandırıyor yukarıya kaldırıyor sonra da:
Oku -diyor- biliyorsan okumayı, yaz biliyorsan yazmayı. Okuyor: Su, su ve su.
Ve bir satır yazıyor kuma:
Olmasaydı serap, hayatta olmazdım şimdiye dek
Ve şöyle diyordum hazineme bakarak:
Benim miydi bu hazine/ bu tarla?
Bu gök mavisi, bu gece çiyi nemle ıslanmış?
Bir kelebeğin öğrencisi oldum mu hiç kırılganlıkta ve cesarette?
Ya da arkadaşı bir metaforun?
Kendime ait oldum mu hiç, bir gün olsun?
Hatıra da hummaya tutulacak mı benim gibi?
Deve onlar için binek hayvanı olmaktan öte giysi, yiyecek, ev, beşik ve hatta tabut demekti. Yününden gübresine kadar her şeyinden yararlanıyorlardı. Deve hem savaşta hem de barışta işe yarıyordu; yük taşıyordu. Bu kadar yararlı bir hayvan olmasına rağmen deve sadece çalı çırpı ile besleniyordu.