Elif

Elif
@elfilogy
Kan ve kemik tüm insanlarda bulunur. Farklı olan yürek ve niyettir.
Rivayet edildiğine göre, Mısır kralı ile Rum kayseri, biri kendi oğluna diğerinin kızını alma, öteki de kendi kızını diğerinin oğluna verme şeklindeki bir plan üzerinde anlaştı. Bu ilişki sebebiyle her iki taraf birbirine elçiler ve mektuplar gönderdi.1 Genel ve özel işlerde birbirlerine müracaat ettiler ve hiçbir işe diğerinin görüşünü almadan başlamadılar. Günlerden bir gün, Arap kralı Rum kayserine bir mektup gönderdi: “Çocuklar, hayatın özü ve esasıdır. Öldükten sonra adımız ancak onların yaşamasıyla devam edecektirÖyleyse onların düzenli ve huzurlu yaşamaları için çalışmamız, onları cemiyete doğru yöneltmemiz ve geçimlerini rahatlatmamız gerekir. Ben kendi çocuğum için çok sayıda erzak, inci, köle, mülk ve tarla hazırladım. O tarafta zât-ı âlîniz kendi çocuğunun iyiliği için neleri gerekli görmüştür?” Bu mektup Rum kayserine ulaşınca tebessüm ederek şöyle dedi: “Mal vefasız bir yar ve geçici bir sevgilidir. Ona değer vermemek ve dünyanın fâni metaına aldanmamak gerekir. Ben kendi çocuğumu edeple süsledim ve onun için güzel ahlâk hazineleri biriktirdim. Mal yok olmaya mahkûmdur, ama edep değişmeye ve başkasının eline geçmeye karşı güvendedir.” Bu haber Arap kralına ulaşınca “Doğru söylüyor; edep altından daha değerlidir.” dedi
Edebiyat
Reklam
İffet, haramları işlemekten ve özellikle haram arzulara uy￾maktan kaçınmaktır. Bu, güzel huylardan biridir. Büyükler şöyle demişlerdir: İnsan, melekler ve hayvanlar olmak üzere iki tür varlığa nispet edilir. Meleklere ilim ve amel bakımından nispet edilir. Hayvanlara yeme ve içme bakımından nispet edi￾lir. Aklın şartı, meleklik yönünü güçlendirmek ve hayvanlık tarafına meyletmemektir. Beyit: Hem melek hem hayvanlardan payın var Melek kalmak için hayvanlıktan geç
Edebiyat
Bedevî, kabilesinde kıtlık baş gösterince yiyecek elde etmek için mecburen yaşamakta olduğu vatanın dışına çıktı. Çorak bölgeden ayrılınca yolu tarıma elverişli bir yere düştü. Biraz yağmur suyu birikmiş olan bir gölet gördü. Rüzgâr esintisi suyun yüzündeki çerçöpü dışarı atmıştı. Su onun gözüne son derece temiz ve berrak göründü. Bedevî, daha önce toprağın üzerinde birikmiş bir yağmur suyu görmemişti. O nedenle buna çok şaşırdı. Suya yaklaşıp ondan biraz içti. Suyun çok tatlı olduğunu fark etti. Kendi kendine şöyle dedi: “Ben Cenâb-ı Hakk’ın cennette tadı hiçbir zaman bozulmayan lezzetli bir suyunun olduğunu işitmiştim. Nitekim ‘Orada bo￾zulmayan su ırmakları vardır.’1 diye buyrulmuştur. Eğer yanlış anlamadıysam Cenâb-ı Hak, benim fakirlik ve yoksulluğuma acıdı, benim açlık ve zavallılığımı görüp bu suyu cennetten dünyaya gönderdi. Şimdi yapılması gereken iş, bu sudan biraz alıp zamanın halifesine götürmektir. O bu hizmetimden dolayı bana mutlaka bir ihsanda bulunacaktır. Böylece biz ailecek halifenin ihsanı sayesinde kıtlıktan kurtuluruz.” Yanındaki tuluma su doldurdu, birine Bağdat’ın yolunu sordu ve halifenin sarayına doğru yola çıktı. Henüz o Bağdat’a varmadan Me’mûn’un ihtişam alayı yetişti. Bedevî, ferasetiyle gelenin halife olduğunu ve ava çıktığını anladı. Hemen yolu￾nun üzerine çıktı, dua ve övgü yağdırmaya başladı. Me’mûn ona dönüp, “Ey bedevî, nereden geliyorsun?” diye sordu. Bedevî: “Ahalisi kıtlık derdine maruz kalmış bir yöreden geliyorum.” dedi. Halife, “Nereye gidiyorsun?” diye sordu. “Senin huzuruna geldim. Elim de boş değil; sana bugüne kadar hiç kimsenin elde edemediği ve güzelliğine daha önce hiç kimsenin şahit olmadığı bir hediye getirdim.” Halife şaşırıp, “Ver bakayım, ne getirdin?” dedi. Bedevî tulumu ona uzattı ve şöyle dedi: “Bu, bugüne kadar
Edebiyat
...Hikâye edildiğine göre, günlerden bir gün komutanlardan biri padişahın huzurunda duruyor ve onunla önemli bir konu￾da istişare ediyordu. Kazara gömleğine bir akrep girmiş, onu durmadan sokuyordu. İğnesi kırılıncaya kadar sokmaya ve zehrini akıtmaya devam etti. Komutan, hiç sözünü kesmedi, bozuntuya vermedi ve konuşurken asla akıl ve hikmet daire￾sinin dışına çıkmadı. Akrebi elbisesinden ancak eve varınca çıkardı. Haber padişaha ulaşınca çok şaşırdı ve hayret etti. Er￾tesi gün komutan, padişahın huzuruna geldiğinde sultan dedi ki: “Zararı kendinden uzaklaştırmak vâciptir. Sen dün niçin akrebin verdiği eziyeti kendinden defetmedin?” Şöyle cevap verdi: “Ben, senin gibi bir padişahla konuşma şerefini bir ak￾rep acısı sebebiyle kesecek birisi değilim. Eğer bugün bu mec￾liste akrebin iğnesine sabredemezsem yarın savaş meydanında düşmanın zehirli kılıcına nasıl sabredebilirim!” Bu söz padişahın çok hoşuna gitti ve onun makamını yükselt￾ti. Sabrı kadar mükâfata nâil oldu.
Edebiyat

Elif

, bir kitap okudu
10/10
·177 syf.·
Beğendi
·
82 günde okudu
·
2021 7. kitabı
Hüseyin Nihâl Atsız
9/10 · 4.923 okunma
Reklam