Bedevî, kabilesinde kıtlık baş gösterince yiyecek elde etmek
için mecburen yaşamakta olduğu vatanın dışına çıktı. Çorak
bölgeden ayrılınca yolu tarıma elverişli bir yere düştü. Biraz
yağmur suyu birikmiş olan bir gölet gördü. Rüzgâr esintisi suyun yüzündeki çerçöpü dışarı atmıştı. Su onun gözüne
son derece temiz ve berrak göründü. Bedevî, daha önce toprağın üzerinde birikmiş bir yağmur suyu görmemişti. O nedenle buna çok şaşırdı. Suya yaklaşıp ondan biraz içti. Suyun
çok tatlı olduğunu fark etti. Kendi kendine şöyle dedi: “Ben
Cenâb-ı Hakk’ın cennette tadı hiçbir zaman bozulmayan lezzetli bir suyunun olduğunu işitmiştim. Nitekim ‘Orada bozulmayan su ırmakları vardır.’1
diye buyrulmuştur. Eğer yanlış
anlamadıysam Cenâb-ı Hak, benim fakirlik ve yoksulluğuma
acıdı, benim açlık ve zavallılığımı görüp bu suyu cennetten
dünyaya gönderdi. Şimdi yapılması gereken iş, bu sudan biraz alıp zamanın halifesine götürmektir. O bu hizmetimden
dolayı bana mutlaka bir ihsanda bulunacaktır. Böylece biz
ailecek halifenin ihsanı sayesinde kıtlıktan kurtuluruz.” Yanındaki tuluma su doldurdu, birine Bağdat’ın yolunu sordu
ve halifenin sarayına doğru yola çıktı. Henüz o Bağdat’a varmadan Me’mûn’un ihtişam alayı yetişti. Bedevî, ferasetiyle gelenin halife olduğunu ve ava çıktığını anladı. Hemen yolunun üzerine çıktı, dua ve övgü yağdırmaya başladı. Me’mûn
ona dönüp, “Ey bedevî, nereden geliyorsun?” diye sordu. Bedevî: “Ahalisi kıtlık derdine maruz kalmış bir yöreden geliyorum.” dedi. Halife, “Nereye gidiyorsun?” diye sordu. “Senin
huzuruna geldim. Elim de boş değil; sana bugüne kadar hiç
kimsenin elde edemediği ve güzelliğine daha önce hiç kimsenin şahit olmadığı bir hediye getirdim.” Halife şaşırıp, “Ver
bakayım, ne getirdin?” dedi. Bedevî tulumu ona uzattı ve şöyle dedi: “Bu, bugüne kadar