“Gözlerimden çok zihnimle görüyordum. Bazen saatlerce odamda kalıyor, resim ya da başka bir şey yapmadan sadece oturuyor, kendi dünyama, sıradan hayatımı oluşturan her şeyin ötesine dalıyordum. Bu gündüz düşlerinden birine daldığımda, başka her şeyi unutuyordum: aşağıdaki havasız küçük mutfaktan gelen yüksek sesleri, kapının önündeki basamaklarda oturup armonika çalmaya çalışan Peter’ı, radyoda çalan caz müziğini, sokaktan geçen eskicinin cırtlak sesini. Bunların hepsi eriyip hafifleyerek tek bir bulanık sese dönüşüyordu; sonra yavaş yavaş başka hiçbir şey duymaz, başka hiçbir şey görmez oluyordum. Odada öylece oturup düşünüyordum...”
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
“On üç yaşındaydım ve hâlâ kendini keşfedememiş ya da yeteneklerini henüz bunları kullanabilecek kadar anlayamamış küçük bir ressamdım. Resim yapmak benim için her şey demekti. Bu sayede kendimi birçok açıdan ifade etmeyi öğrenmiştim. Bu yolla gördüklerimi ve hissettiklerimi, henüz benim için gerçeklik haline gelmeyen dünya hücresinden bakan bir mahkûm gibi işe yaramaz bedenimde yaşayan zihinde olup bitenleri anlatabiliyordum.”
“Resim yaptıkça, kendimi daha mutlu ve huzurlu hissetmeye başlamıştım.
...
Resim, hayattaki tek büyük aşkım olmuştu, dikkatimi üzerinde yoğunlaştırdığım temel hedefimdi. Boyalarımın ve fırçalarımın yörüngesinde yaşıyordum.”
“Zihnim kendini geliştirmeye başlamıştı. Kendimi ve çevremde olup bitenleri daha iyi anlamaya başlamıştım. Biri bana öğrettiği için değildi bu, artık daha fazla hissetmeye, düşünmeye ve böylece daha fazla görmeye başlamamdan kaynaklanıyordu. Kendimi daha iyi tanımaya başlamıştım; çünkü kendimi ifade etmeyi ve zihnimin derinliklerine ulaşmayı öğrenmiştim. Ama beni bekleyen gelecekten, başıma neler geleceğinden hâlâ habersizdim.”