Bir keresinde her nasılsa bir arkadaş edindim. Ama artık ruhen bir despot olmuştum; onun ruhuna sınırsızca hükmetmek istiyordum; çevresine karşı nefret aşılamak istiyordum; ondan, çevresinden kibirli ve kati bir kopuş bekliyordum. Tutkulu arkadaşlığımla onu korkuttum; kramplara, gözyaşlarına sürükledim; saf ve teslimiyetçi bir ruhu vardı; ama kendini bana bütünüyle teslim ettikten sonra ondan nefret etmeye başladım ve kendimden uzaklaştırdım. Sanki sadece onun üzerinde bir zafer kazanmam ve boyun eğmesi için bana gerekliydi.
Ama birden, ortada hiçbir sebep yokken kuşkuculuk ve kayıtsızlık dönemi geliyor, ve işte kendi hoşgörüsüzlüğüm ve tiksintimle alay ediyordum, romantizmden dolayı kendimi ayıplıyordum. Bazen kimseyle konuşmak istemiyor, bazen de sadece konuşmakla kalmayıp onlara arkadaşça yaklaşmayı bile düşünüyordum.
O dönem bana acı veren başka bir durum daha vardı: o da kimsenin bana benzememesi ve benim de kimseye benzememdi. “Ben tekim, onlarsa herkes,” diye düşünür ve düşünceler içinde kaybolurdum.