– Koton, benim Selânik' teki küçük köpeği? min adı... Bu köpekte en bâriz, en kuvvetli seviye "istikbâl endişesi" idi. Kendine verilen kemiklerin beşte birini bile yemez, gider, bahçenin tarhlarına gömer, saklardı. Evet, en bol, en neşeli zamanda bile "yarın" kendisine bir şey veremeyeceğiz ihtimalini aklından çıkarmaz, hep "yarın" ı düşünürdü. Kemikleri saklamak için çiçekleri, tarhları bozuyordu. Çok dövdük, azarladık. Bir türlü endişesinden vazgeçiremedik. Ahmet'e : "Senin Koton kadar hissin yok muydu?" dedim. Utandı, başını daha beter eğdi, önüne baktı. Cebimden bir kart çıkardım. Eyüp' te bir ip fabrikasının müdürü sınıf arkadaşımdı. Ona bir tavsiye yazdım. "Al bunu, götür. Çalış, para kazan, ye... Kimseden para isteme!" dedim.
– Sana ne olmuş? -dedi-, Betin benzin solmuş!
– Hiç...
– Söyle, söyle
– Üç aydır küçük bir cümlenin manasını arıyorum da...
– Bulamıyorsun ha?
– Evet ! – dedim.
Başını salladı :
–İşte riyaziye çalışmamanın cezası! Dünyada ancak bir ilim vardır, o da riyaziyedir. Onu bilen ,her şeyi bilir. Başka ilimler hep safsatadır.
Evet, kendi hayatı çirkin değilse bile, hiç de güzel değildi. Vaktiyle kazandığı paralarla pekâlâ böyle güzel bir köşede yaşayabilir, yaşamanın ulvî zevkini tadabilirdi. Ama iktisat hırsı... onu her türlü güzellikten uzak bulundurmuş, " faydalı" dan başka her şeye düşman etmişti. Neticede ne kâr vardı? Biriktirdikleri paraları oğlu çalıp kaçmamış mıydı?
"Ah benim Hasip de böyle bir dâhi olsaydı..." diyordu. Orhan Bey... İşte her dâhi gibi onu da annesi yaratmıştı.
Acaba annesi nasıl ulvi, nasıl mükemmel bir kadındı? Oğlunu ilhamın, hayatın, hakikatin tabiî membalarına götüren, koca bir millete halâskâr yapacak kadar milli bir terbiye veren bu kadın acaba nasıl bir vücuttu? İhtiyar Fon Sadriştayn, içinden ruhuna akseden bu sualleri düşüne düşüne zayıf dimağını yordu. Koltuğunda bir afyon sarhoşu gibi sızıverdi.