Elif Eker

Elif Eker
@elifekr
Fon Sadriştayn'ın Karısı
Görünmez bir kabusun önünden kaçar gibi gözlerimi oğuşturdum. Üzerinde temiz martıların uçuştukları köyü prusya mavisi denize baktım. Karşı sahil mor tepeleri, beyaz yalıları, köyü nefti ağaçlıklariyle sanki ebedi bir keyif uykusuna dalmış gibiydi. Fon Sadriştayn'ın uzvi istirahatinden, her ânına mantıkla hesap karışan saadetinden, çamaşır yıkayan , yemek pişiren, tahta silen, kundura boyayan aşkından tiksiniyordum. Tâ orada... Şu küçük yalıcıkta müsrif, hesap bilmez, saz benizli, narin ,şık bir kadınla borç içinde, manevi, maddi ıstıraplar içinde... Tabiatın uyuşuk sükûnu karşısında sessiz, mahmur yaşamak daha tatlı değil miydi? Açık mavi, ebediyetten kopmuş canlı köpük parçaları halinde, güvertenin üzerinden, sürü sürü geçen martılar : – Evet, – Evet, evet... — diye hüzünlü sesleriyle bağrışıyorlar, sanki benim ruhumun Metis sualine göklerden ilâhi bir cevap veriyorlardı.
Sayfa 58
Reklam
Fon Sadriştayn’ın Karısı
Fakat varidatın artması masrafın çoğalması için mantıki bir sebep olamazdı. Masraf, yine ihtiyacın derecesinde kalmak icap ederdi. Bunu ben de muhakeme ettim. Doğru buldum. Bu kadar basit, bu kadar doğru bir hükme acaba Türkiye' de kaç Türk sahiptir? Bir Türk'ün aylık varidatı yirmi beş lira iken otuz lira oldu mu, hemen evini değiştirmeğe, daha fazla bir hizmetçi tutmağa kalkar. Hâlbuki bizim kumpanyanın müdür muavini yüzlerce lira maaş aldığı halde masrafı ihtiyacına göredir. Yani tıpkı benimki gibi... Onun karısı da hizmetçi, aşçı, uşak kullanmaz. Çarşıdan erzakını bile kendi pazarlık eder, kendi alır, kendi evine getirir.
Sayfa 56
Fon Sadriştayn'ın Karısı
Fakat nasıl oluyordu? Bu mümkün müydü? İnsan bu kadar değişebilir miydi? Her şeyin bir hududu vardı. Bir sıska ne kadar kuvvetlense bir Herkül, bir sıhhat heykeli olamazdı.
Sayfa 48
Fon Sadriştayn'ın Karısı
O gün İstanbul'da kalsam bile hiç bir iş yapamayacaktım. Müthiş, acı, anlatmaz bir sinir nöbeti beni yine kıvrandırıyordu. Bu korkunç hali bilmeyenler ne kadar mesutturlar! İnsanın birdenbire bütün ümitleri, bütün zevki, bütün neşesi kaybolur. Gözünün önünde hayat, hava, ufuk, her şey kararır. Dostlar düşman görünür. Sevgililerden nefret edilir... Ben işte bu sinir denilen ateşsiz cehennemin içine düşünce kendimi kırlara atarım. Tenha korular, sevinçli mazilere benzeyen gölgeli yollar, dallarda geçmiş bir saadetin canlı hâtıraları gibi uçuşan kuşlar bana ilâhi bir teselli füsunuyle tesir eder; hafiflerim. Beynimdeki ağırlık yumuşar. Şakaklarımın ateşi söner.
Sayfa 44
Bahar ve Kelebekler
– Söyle yavrum o roman ne diyor? Genç kız büyük gözlerini kaldırdı. Kitabı dizlerine indirdi. Nazik bir şive ile – Büyük anneciğim, Fransızca bir roman işte... –dedi. Lakin büyük nine merak ediyordu, mutlaka anlamak istiyordu : – Adı ne? – Desenchanté... – Ne demek? – Sevinçten, saadetten mahrum kadınlar, demek. – Onlar kimmiş? – Biz... Türk kadınları...
Sayfa 7
Reklam