Bir şehrin içindeyken ona hasret çekmenin ne olduğunu belki de bilemezsiniz siz. Ben bu şehre işte böyle hasretim. Bu şehir benim için biraz Rukâl demektir çünkü, biraz da Huri demektir... Ama mutlaka Leylâ demektir... Bin kere Leylâ demektir.
Kendini var etmek için kendini özgürleştirmen gerekir, ancak kendi seçimlerini yaparak ve onların getirdiği sorumlulukları üstlenerek kendini var edebilirsin.
Ve sen, çöl kızı Leylâ... Seni yüreğimden koparmak isteyenlere karşı Nevfel'in ordularınca savaşmaya hazırım. Bu şehir ki bu kadar güzeldir, sen buraya yakışırsın.
Aynı eşyalar kullanıldığı, aynı işler yapıldığı hâlde bir nakkaşhane ile bir zindan arasında ne büyük fark vardı. Birinde insan yaratılışının en estetik boyutta güzellik anlayışına kapı aralanıyor, diğerinde insan ruhunu en ziyade kıskaca alan insanlık dışı tavırlar sergileniyordu. Bir falçata yahut bir iğne, burada güzellikler yaratırken, orada acı veriyordu. Burada bıçaklar güzelliği tıraş ediyor, orada güzel boyunlardan kan akıtıyordu. Orada aynı çengelleri kullananlara cellât, burada sanatçı deniyordu. İnsanın bir niyet ve düşünce ile anlam kazandığını düşündüm. Demek ki insanlar niyetlerine göre iyi veya kötü, güzel veya çirkin olabiliyorlar, eşyaya bakış açıları da buna göre oluşuyordu. Ruhlarını şeytana satanlar ile Rahman’a adayanlar da işte bu ince çizgi ile birbirinden ayrılıyordu. Birileri zamanı çoğaltıyor, diğerleri harcayıp tüketiyordu çünkü. Birileri iyi şeylerle hayata anlam katarken diğerleri hayatın kötülüklerine tapıyordu.
Var olmanın ayrımındaydım. Nefes alıyor gibiydim. Leyla'nın elleri beni tutsun ve bırakmasın istiyordum. İçimde duygular vardı ve onun ellerinin sıcaklığıyla sonsuza kadar yanabilir, götürdüğü her yere yeniden gidebilirdim. Var idim ama ne idim anlayamıyordum.