Modern çağda her şey bu kadar iyi durumdayken neden kendimizi kötü hissediyoruz? Aslında tüm arayış bu temel soruyla başlıyor. Onlarca psikoloji, kişisel gelişim ve nöropsikoloji okuması yapmama rağmen hiçbirinde tam olarak aradığım karşılığı bulamamıştım—ta ki Anders Hansen'ın "İyi Hissetmenin Dayanılmaz Zorluğu" adlı kitabıyla tanışana kadar.
Kitap, bu karmaşık konuyu dokuz ayrı bölümde ele alıyor ve ana argümanını beynimizin evrimsel programlanmasına dayandırıyor.
Atalarımızın beyninin temel çalışma prensibi tek bir şeye dayanıyordu: Hayatta kalmak. Beynimiz, milyonlarca yıl boyunca sadece bu amaç için programlandı. Ancak, insanlığın gelişim hızı ne yazık ki nörolojik evrimimizin hızıyla eşleşmiyor. Bu nedenle beynimiz, modern yaşamda bile bizi hala avcı-toplayıcı bir hayata göre hayatta tutmaya çalışıyor. Bu amaç uğruna beyin, sürekli tetikte yaşıyor; her şeyi tartıyor, kuruyor ve en ufak bir tehlike sinyalinde alarm veriyor. Unutmamalıyız ki, bizler yetişkinliğe ulaşmayı başarmış, çalıdaki en ufak bir hışırtıyı bile aslan sayan temkinli bir yazılımla hayatta kalmış ataların torunlarıyız. Atalarımızdan teyakkuzlu, aşırı korumacı bir beyni miras aldık. Modern hayatta bu tür hayati tehlikeler yok, ancak beynimiz hala bir savaşın ortasında olduğunu varsayıyor. Bu durumun sonucu olarak, tehlike sayılmayacak birçok neden karşısında bile tehlike alarmı veriliyor. İşte bu durum, günümüzdeki anksiyete ve depresyon olarak karşımıza çıkıyor.
Yazar, modern depresyonu; yalnızlık ve içe kapanma halini bir rahatsızlık değil, beynin bir korunma içgüdüsü veya 'reset' atma şekli olarak tanımlıyor. Bu, bir hata değil; atalarımızdan kalan, evrimleşmiş bir yer edinme ve onarım isteği olabilir. Modern dünyada bu doğal işleyiş kabul görmüyor ve sürekli bir "iyileş" baskısıyla karşı
Roman iki yalnız ruhun - konuşma yetisini yitirmiş bir kadın ile görme yetisini kaybetmek üzere olan bir erkek öğretmenin - arasında gelişen sessiz yakınlaşma hikayesini anlatıyor.
Şiir yazan bir öğretmen olan bu kadın, annesinin ölümü, boşanma süresi ve oğlunun velayetini kaybetme sürecinde ağır sarsıntılar geçirerek konuşma yetisini kaybediyor. Şiir yazan, öğreten kelimelerle var olmuş bir karakterin konuşma yeteneğini kaybetmesi bir metafor olarak işlenmiş olabilir. Konuşma yetisinin düzeleceği umudu ile yeni bir dil öğrenme arzusuyla yunanca derslerine başlar.
Yunanca öğretmeni olarak görev yapan adam ise kendi hayatında da bir kaybın eşiğindedir. Bir rahatsızlıktan ötürü yavaş yavaş görme yeteneğini kaybetmek üzeredir.
Öğrenenin sesi, kelimeleri ile kadının sessizliği bu iki kişi arasında sessiz bir bağ oluşturur. Yazar iki kişi arasında ki iletişimin duyularla değil varlık yönüyle işler.
Kitapta uzunca kadın ve adamın geçmiş hikayelerinden bahseder. Asyalı adamın ailesiyle almanyaya göçü onun sonra doğduğu topraklara geri dönmesi ve yıllar içinde yaşadığı zorluklardan bahseder.
-spoiler uyarısı-
Kitabın sonunda mutlak bir son işlenmiyor. Öğretmenin gözlüğü kırılmasıyla görme kaybı ilerler bu anda kadın ona yardım eder. Kadın görüp duyuyor fakat konuşamıyor, adam ise konuşup duyuyor ama göremiyor…. Aralarında dokunma, hissetme üzerine bir iletişim başlar. Bu sayede yazar iletişimin sınırlarının ötesinde ki varlığını aktarmaya çalışır. Sessizlik aslında bir eksiklik değil ifade biçimi haline gelir. Dil ve limlik ilişkisini sessizlik felsefesi üzerinden okuyucuya aktarmaya çalışır.
Ben yazarın dilini biraz karmaşık buldum, biraz da havada bırakılmış hissettim kitabı okuduğumda. Yazarla tanışma kitabımda belki başka kitaplarında farklı düşüncelerim