Hani bazı kitaplar vardır sürekli etrafınızda görür ve işitirsiniz ancak popülaritesinden mi nereden kaynaklandığı bilinmeyen bir sebeple bir türlü okuyamazsınız ya... İşte bu kitap da tam olarak böyle olmakla beraber neden geç kalmışım diye düşündürttü beni. Yani çok da ertelememek lazım!
Öncelikle belirtmeliyim ki hakkını veren aşk romanlarının tam olarak bir hayranıyımdır. Hatta bu incelemede ne işi var demeden ''Genç Werther'in Acıları''nın da eklenmiş olduğu, damağımda tat bırakan, okuduğum o muhteşem kitapların listesini iletiyorum:Masumiyet Müzesi, Jane Eyre, Beyaz Geceler, İklimler.
Sınıf arkadaşımın kitabı okuduğunu ve beğendiğini söylemesi üzerine başladım bu geç kaldığım harika romana. Von Goethe'nin nasıl bir şaheser oluşturduğunu ise ilk sayfalarında anladım. Hisleri sözlerimizle bile karşı tarafa anlatmak zorken bunları yazı diliyle aktarmak çok daha zor... Neredeyse her sayfada bir yerlerin altını çizmişimdir. O ne yoğun duygular... Her kitapta kendimi bulmaya çalıştığım kısımlar olur ki bu sefer her yerdeydim ve Werther olmuştum. Platonik aşkın tüm acılarını yüreğimize doldurdu; yaşamayanlara yaşattı, yaşayanlara ise hatırlattı. Hep beraber, zamanında duyduğu mutluluklara karşı kendisini sağır eden bir aşkın içindeydik. İçerisinde yaşadığı zıtlaşmalar, yüreğindeki değişiklikler, anlaşılamama duygusu bunların hepsi aşka dahildi ve Werther bitmeyen bir yolu her adımlayışında ruhuna daha fazla yük aldığının, taşınamaz oluşunun farkındaydı.
Goethe'nin üç ay gibi çok kısa bir zaman diliminde Almanya'nın ilk mektup-roman örneğini oluşturması ve bize gerçekmiş hissini yaşatan bir anlatım tekniği uygulaması yine büyük yetenek! Werther ile özdeşleşmemizi sağlayan bu teknik dışında ''Yapıtlarımın tümü büyük bir itirafın parçacıklarıdır.'' ifadesi de bizlere ek