Ne zaman dünyanın yükü üstüme çökse, ne zaman bir dünyalının yanlış bir fiili veya sözü ile kalbimde bir yara izi belirse, peygamberlerin, sahabilerin, alimlerin, velilerin; bu dünyada hakikatli hoş bir sadâ bırakmış güzel insanların hatırasına sığınır ruhum. Yaralı kalbim bu dünyadan onların da geçmiş olduğu, bu hayatı onların da yaşadığı gerçeğiyle iyileşir. Aklım ise, onların bu dünya hayatından bir 'trajedi' değil, hikmet ve marifet, cemal ve hüsün, dua ve şükür devşirdiği gerçeğiyle şifa bulur.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Şu dünya hayatında asıl imtihan sorunumuz, dünü nasıl yaşadığımız değil; dün yaşadıklarımızı bugün nasıl içselleştirdiğimizdir. Bizi ve bugünümüzü işte bu biçimlendirmektedir.
Vâkıa şu ki, bugün bize ait olan zaafları düne atfeden yaygın yaklaşım insanı bir 'kader mahkûmu'na dönüştürüp kusurları kişinin kendi üstünden atarak bir bakıma 'tenzih' de ederken, imtihan sırrını gözden kaçırıyor. Hayat imtihanında işaretlediğimiz yanlış şıkların hesabı başkalarının hesabına yazılıyor bu yaklaşımla: İyi şeyler bizden; kötü şeyler ortamdan, ebeveynden, kaderden. İyileri bizzat biz yaptık, kötüleri annemiz babamız yüzünden yaptık. İyilikler bizden, kötülükler başkalarından...
'İyi insan' olmanın yolu 'ideal şartlardan ve 'mükemmel ortamlar'dan geçmiyor oysa. Kaderimiz anne-babalarımızın ellerine verilmiş de değil. Bizim kişiliğimizi şekillendiren asıl unsur onlar değil, onlar bizi bu kişiliğe mahkûm etmiş de değil. Aynı şekilde, çocuklarımızın kaderini ve kişiliğini ellerimizde tutuyor değiliz.
Bilakis, denklemi şöyle kurmak gerekiyor: Anne-babalarımızın bize nasıl davrandığı, anne-babalarımızın imtihanıdır. Bizim imtihanımız ise, o davranışları nasıl içselleştirdiğimiz, nasıl yorumlayıp şekillendirdiğimiz...
Yoksa, irade denilen şey insana niye verilmiş olsun?