Arkada kalanların üzüntüsünü hayal etmek mümkün değil ama hayat insana ölümden daha çok acı çektiriyorsa, hayatlarına son verme kararlarına saygı duymamız gerekmez mi? Bazıları, kendi ölümlerini seçenleri günahkar, başarısız ya da pes etmiş ezikler olarak nitelendiriyorlar. Sonuna dek yaşamak gerçekten her koşulda bir başarı mıdır? Hayat denen oyunda gerçek anlamda bir kazanma ya da kaybetme olabilirmiş gibi.
Acı ve rahatsızlığın her zaman, çevreme zahmet veya rahatsızlık vermek demek olduğunu düşündüm. Kendi acımı sansürlerdim. Rahatsız hissetmeme rağmen başkalarına nasıl göründüğümü daha çok önemserdim. Aslında katlanılabilir bir şey hakkında yakınıyormuşum gibi görünmekten nefret ederdim. Acımdan utanıyordum.
Zor zamanlar geçirdiğinizde dünyanın en zor şeyini yaşıyormuşsunuz gibi hissetmek çok doğal. Bu şekilde hissetmek bencilce de değil. Hayatınızın bazı alanları görece daha iyi diye genel olarak durumunuz daha iyi sayılmaz. İş ya da okulu ele alalım mesela: iyi bir şirkete ya da üniversiteye girmek güzel, ancak bir kere yerleştiniz mi, şikâyetler başlar. Her deneyimde başından sonuna kadar, "Burası mükemmel" diye düşünmek mümkün mü sizce? Başkaları sizi kıskanıyor olabilir ama bu, payınıza düşene razı olmanızı gerektirmez. O yüzden "Elimdekilerle neden mutlu olamıyorum?" gibi düşüncelerle kendinize işkence etmemelisiniz.
Yakınlığa ihtiyaç duyma ile aynı zamanda başkalarını kendinden uzak tutmak isteme çelişkisine kirpi ikilemi deriz. Ben daima kendi başıma olmak istemiş ama aynı zamanda yalnız olmaktan da nefret etmişimdir. Bunun, başkalarına bağımlı olmaya son derece meyilli olmamdan kaynaklandığını söylüyorlar. Birine bağımlı olduğumda güvende hissediyorum ama bağımlı olduğum kişiye karşı kızgınlığım da artıyor. O ilişkilerden çıktığımda kendimi özgür hissediyorum ama hemen ardından anksiyete ve boşluk hissi de geliyor.