" Dünya varoldukça yaşayabilecekken ölümün anlamı nedir? Ayrıca 'dünya durdukça' bir deyimden başka nedir ki, dünyanın ne olduğunu kim biliyor ki? İki ayrı yüzyılda yaşamış, bir yüzyılın hayallerinin öteki yüzyıl tarafından paramparça edilişini görmüş, ebediyen genç, ebediyen yaşlı olmuştum, hayalim yoktu, her anı tek başıma yaşıyordum, boşlukta tik tak eden gümüş bir saat gibi: Kimsenin bakmadığı, kimseye bakmayan boyalı kadran, zarif, işlemeli akreple yelkovan, Tanrı'nın ışığı yaratmadan önce dünyayı yaratırken kullandığı ışık gibi, ışık olmayan bir ışıkla aydınlatılmış bir saat.
Tik-tak. Tik-tak. Tik-tak
Kainat büyüklüğünde bir odada saatin şaşmazlığı."
Sonra sarsak adımlarla sessiz ve rahat bir köşeye çekildi. Başını ve dört ayağını kabuğunun içine çekti ve sırtında bu kitabı okuyanlardan başka kimsenin göremeyeceği bir yazı belirdi.
SON.
>
"İnsanlar zaten gereksiz," diye bağırdı ses. "Dünyayı, artık kendileri gibilere yer kalmayacak hale yine kendileri getirdiler. Dünyaya biz hükmedeceğiz!"
Bir kazazedenin okyanusa attığı şişeyi, uzak kıyılarda bir geminin bulması nasıl küçük bir ihtimalse, koskoca kentte iki insanın bir sokakta karşılaşması da pek sık görülen bir olay değildir.