Müslümanlıkta bir köşeye çekilip iyi insan olmaya çalışmak makbul ve mârifet değildir. Bilâkis biz dünya patırtısı ve kesreti içinde şaşırmadan, gaflete düşmeden ve dünyânın geçici nîmetlerine aldanmadan şuurla, akılla, insafla ve bilhassa nefsine mağlûp olmadan çalışan kimselere îtibar ederiz.
Şuna inanıyoruz ki fert olarak, sâdece kötülüklerden kurtulmak büyük bir şey değildir. Asıl mârifet hem bu saydığımız günahlardan temizlenmiş olmak, hem de kazanmış olduğu ulvî hasletleri fazîlet ve insanlık aşkını, iyiliği, güzelliği, doğruluğu beşeriyete nakletmektir. Bizce iyi insan demek yalnız kendi iyi olmak değil, kendinde olan iyilikleri beşeriyetin dalâletten hakîkate yönelmesi için harcayan ve kendini kütle hizmetine adayan kimsedir.
Politika adamları, askerleri târih bilen ve devlet adamları "târih şuûru" na sâhip olan milletlere ne mutlu...
En büyük dostumuz târihimizdir. Bu gerçek dost, biz onu unutsak da, bizi asla unutmamıştır.
Zîra bizim gafletimizden faydalanarak dış düşmanlarımızın sızdırdıkları hastalık bakterilerinin bir epidemi hâline gelmemesini temin edememiş olmanın acısını hâlâ çekmekte bulunuyoruz.
Kısaca şunu da söylemek lâzım geliyor ki Türk târihi bir yamalı bohça değildir. Îmânı, hamâseti, târihe olan borcu tek elle tutarak dünyâya meydan okumuş olduğu halde Osmanlı'yı bir türlü hazmedemeyen haçlı dünya nihâyet onu yaralı bereli ederek bugün zayıf ve eli ayağı tutmaz hâle getirmiştir.
Gene de cedlerimizin dediği gibi, çıkmamış canda ümit var diyerek, yeniden kudretimize sarılıp eski zindeliğine kavuşturmak ve tâze bir can vermek sûretiyle tekrar hayâta getirmek Türk'e düşmüş ilâhî bir borç olsa gerektir.