"Bırak artık şu tütünü Bahtiyar Bey, memur oldun halâ tütün içiyorsun." Mehmet abinin bu sözleriyle çıktım daldığım suyun yüzüne. Mehmet abi bizim dairenin emektar çaycısı. Saat onu biraz geçti mi hemen dairenin ıvır zıvır malzemelerinin olduğu balkonlu odaya atarım kendimi. Mehmet abi ardımdan peşi sıra biter odada. Elinde tepsisi ve üzerinde dumanı tüten kahve fincanıyla. Kafasına takılan bir şey varsa kahveyi verdikten sonra bir sigarada kendisi yakar; "Yahu şu işlere bir türlü aklım ermiyor" girizgahından sonra kafasını kurcalayan dert neyse anlatmaya başlar. Bahsettikleri öyle çok olağanüstü dertler değildir. Ya üniversitedeki kızının okuldan şunu istediler para lazım isteği ya da askerden gelen oğlunun ticarete atılıp zengin olmak arzusuyla her akşam yemeğini bir girişimci konferansına dönüştürdüğü kimi mantıklı kiminin elle tutulur bir yanı olmayan dahiyane fikirleri. İşte Mehmet abinin hafta da birkaç kez kafasının almadığı numune dertler bunlardır. Hava sıcaksa eğer balkonda, kış aylarında da odada oturur kahvemi, sigaramı öyle içerim. Mehmet abinin kafasını kurcalayan bir konu yoksa eğer bu on dakikalık istirahat hayatın dolambaçlı yollarında soluğumu kesen koşuşturmadan düş denizinin dingin sularında ufku seyrediyormuş hissini verir. Bu rutin, yirmi dört saat içindeki on dakikalık bir inziva veyahut keşişlerin ya da dervişlerinkine benzer bir arınma seansıdır benim için. Tütsü yerine tütün dumanı, okunmuş ya da kutsanmış su yerine Mehmet abinin köpüğü yerinde acısı okkasında kahvesiyle çıkılmış uzun ince bir yolculuk.