Spoiler içerir!
“Günün birinde acıyı keşfeden küçük bir çocuğun öyküsü.” Yazar içeriği belirtmese daha güzel olur muydu diye düşünüyor insan. Tam 12 günde yazdığı, yirmi yıldan fazla bir zaman yüreğinde taşıdığını söylediği bu romanın ne zaman okunması gerektiğine dair birçok görüş var. Ama farklı zamanlarda birden çok okunabilecek bir kitap. O yüzden ilk okuduğum zamana takılmıyorum. Yaşınız kaç olursa olsun hiç okumamış olmanız büyük kayıp olur,benim için önemli kısmı bu:)
Yazarın küçüklük dönemini içeren bu kitap hayatının diğer kesimlerinin olduğu Güneşi Uyandıralım ve Deli Fişek ile devam ediyor.
Çok çocuklu fakir ailelerde gelişen iletişim sorunu ve bu sorunun içinde şeker portakalı fidanı ile bile bağ kurabilen bir çocuk anlatılan. Bızdık Zeze:) Zeze’nin maceraları ve o kocaman dünyası dışında sanki bir yetişkin kitabı. O çocuk daha bir şey anlamaz diye düşünülen miniklerin büyürken nelerden etkilendiği, davranışlarımızın çocuğun iç dünyasında neler yaşattığını Zeze birinci ağızdan anlatıyor. Günümüzde hiperaktif/yaramaz olarak adlandıralan bir çocuğun bile nasıl uysal bir hale getirilebileceğini, nasıl duygusallaştığını,sevginin gücünü ve daha birçok şeyi anlatıyor bize kitap. Tam tersi bizim etkimizle neden nasıl muzur bir çocuk haline gelebileceğini de gösteriyor. Bunları yaparken hem güldürüyor hem ağlatıyor. Gülerken bir anda gözleriniz dolu dolu keşke Zeze’ye sarılabilsem diye geçiriyorsunuz içinizden. Çoğu yerde kendinize ait şeyler buluyor ve diyorsunuz ki “Ben bu kitabın satırlarının altını yaşayarak çizdim.”
Yani kısaca okuyun okutturun hediye edin okusunlar ... :) Mert Fırat seslendirmesi ile de taçlandırın!
Ah Zeze ben de seninle 852 bin km laflamak isterdim,gider gibi yaparız...