Buruk bir masal gibidir kentim,
Şirazesinden çıkmış yaşamlar için,
Sensizliğe inat damarlarına yol alıp yalanla geçenler için...
Aklımda zemheri gülüşün var.
İçimde idamlık hüznüyle büyüyen bir çocuk. Kentim siyahın bütün pastel renkleriyle boyanmış...
İsyanlara kışkırtan bir-çift gözü içinde saklıyor...
Gri, paslı ve dölek yüzümün yarısı ağlak. Dudağımda uçuk tebessümler var.
Erken bastırılmış
Sevinçlerim -miş'li geçmiş zamanlara özenti...
Tüm aynalarımı çalan kentimdi...
Şimdi elimden, yüzümden ve gözümden düşüyor.
Ara-sıra diyorum; bilebilseydin keşke...
İçimde koyulaşan tüm maviliklerini kentimin.
Olmadık sokaklarından geçiyorum kendimin ve kentimin.
En işlek kaldırımlarından yürüyorum aşka... Üstelik yalın ayak, üstelik arayarak, üstelik bulamadan...
Bir düşte bitiyor, bir kentte yitiyor...
Yeni bilet, yeni yolculuk, yeni yorgunluk, yeni yılgınlık ve yeni boşluk...
Elimde iki soru kalıyor.
Kısacık geçmiş nasıl da ağır geliyor üzerime? Yaşadıkça mı tükeniyor insan?