Ben çocukken, babamın ağzından duyduğum en ağır sıfat "kaba" idi. Çünkü onun gözünde bir insanda, bir harekette, bir tavırda, bir sözde görülebilecek en affedilmez kusur buydu. Kibarlığa, nezakete, ruh inceliğine tapan bir adamdı. Bu tarafı bana fazlasıyla miras kalmış.
Kendimi yatıştırmak için, biz aynı yalnızlığı yaşamıyoruz diyorum içimden. O, insanlardan kaçıyor, onlardan nefret ettiği çok belli; bense, dünyayı daha duru bir bakışla gözlemleyebilmek, belki de daha iyi anlayabilmek, daha iyi kucaklayabilmek için ondan uzak duruyorum.
On iki yıl önce vaktinden evvel yaşlanan annem Montréal'de öldü. Zaten iki kez ölmüştü: İlkini West Mount'taki evini terk ettiğinde, ikincisini de babamla vedalaşmak zorunda kaldığında tatmıştı.
Chuck Palahniuk’un Gösteri Peygamberi romanını bitirdikten sonra geriye garip bir boşluk hissi kaldı. Kitap sadece bir tarikat hikâyesi değil; inanç, medya, şöhret ve kimlik üzerine rahatsız edici ama düşündürücü bir sorgulama. Tender Branson’ın çocukluktan itibaren öğretilmiş bir hayatın içinde kim olduğunu anlamaya çalışması ve bir anda “mükemmel insan”a dönüştürülmesi oldukça çarpıcıydı. Özellikle medyanın bir insanı nasıl yeniden yarattığını okumak hem ürkütücü hem de fazlasıyla gerçek hissettirdi.
Palahniuk’un sade ama sert anlatımı kitabı akıcı yapıyor. Kısa cümleler ve tekrar eden detaylar hikâyeye garip bir ritim katmış. Roman boyunca sürekli bir gerilim hissi var; sanki her şey birazdan çökecekmiş gibi. Zaman zaman karanlık ve umutsuz olsa da kitabın en etkileyici tarafı buydu.
Gösteri Peygamberi benim için insanın kim olduğunu gerçekten kendi seçip seçmediği sorusunu ortaya atan bir roman oldu. Okurken rahatsız eden ama bitince üzerine düşündüren kitaplardan biri. Yeraltı edebiyatını sevenlerin kesinlikle okuması gerektiğini düşünüyorum.