Son olarak, Jack London'ın kurguladığı Kızıl Veba mikrobu, önüne çıkan herkesi hemen öldürüyordu. Koronavirüs belki bu mikrop kadar öldürücü değil ama onun da insanın vicdanına sığmayan bir stratejisi, doğanın acımasız işleyişi demek olan, neredeyse "evrimsel ilke" denilebilecek bir mekanizması var: Varlığını sürdürmek ve yayılmak için nüfusun en hareketli kesimi olan gençlerle bünyesi kuvvetli olan kişilere ihtiyaç duyuyor. Bu kişilere bulaştığında onları öldürmek yerine kendini onlara taşıtıyor. Öyle ki fark etmeden ya da çok hafif belirtilerle hastalığı geçiren çok kişi var, bunlar dolaşıyor ve virüsü yayılor. Asıl hayati tehlike yarattığı kesimse, ezici çoğunlukla zayıflardan oluşuyor.
Toprağıyla, deniziyle, göğüyle bütün gezegene hakim olan, kendisini tanrı yerine koyan bizler, şimdi California denen şu memleketteki su boylarında ilkel bir yabanilik içinde yaşayıp gidiyoruz.
"Kedi hiçbir zaman arkadaş canlısı bir hayvan olmamıştır. 19. yüzyılda yaşayan bir yazarın dediği gibi kediler, başına buyruktur. Her zaman öylelerdi. İnsanlar tarafından evcilleştirilmeden önce de öylelerdi, evcil hayvanlar olarak yaşadıkları çağlar boyunca da öylelerdi, tekrar yabani hayata döndükleri günümüzde de öyleleler."
"Siz tam yabanisiniz. Baksanıza, insan dişlerini boynuna asma adeti de başlıyor. Bir sonraki kuşakta da kulaklarınızla burnunuzu deldirip süs diye kemik veya deniz kabuğu takarsınız. Gayet iyi biliyorum. İnsanoğlu uygarlık yolundaki kanlı ilerleyişine başlamadan önce, ilkelliğin karanlığına giderek daha çok batmaya mahkumdur. Sayımız artınca ve herkese yer olmadığını hissettiğimizde birbirimizi öldürmeye başlayacağız. O zaman da beline, yüzdüğün kafa derilerini asarsın artık. Sen benim torunlarımın en iyi huylusu, en nazikisindir Edwin, sen bile bir domuzun iğrenç kuyruğunu üstünde taşımaya başladın... At onu Edwinciğim, at onu gitsin."