Birisini sevmeye kalkışmak önemli bir işe girişmek gibidir, bilirsin. Enerji, cömertlik, körlük ister. Hatta başlangıçta bir uçurumun üzerinden sıçramanın gerektiği bir an vardır. Düşünmeye kalkarsa atlayamaz insan. Artık bu gerekli sıçrayışı yapamayacağımı biliyorum.
Varoluş uzaktan düşünülebilecek bir şey değildir: Sizi birden sarması, üzerinizde duraksaması, kıpırtısız koca bir hayvan gibi yüreğinizin üstüne çökmesi gerekir… ya da bir şey yoktur artık.
Ve ben, (yumuşak, güçsüz, müstehcen, sindirim yapmakla meşgul, kara düşüncelerle salınan) ben de fazlalıktım. İyi ki hissetmiyordum bunu, daha çok anlıyordum. Ama içim rahat değildi, hissetmekten korkuyordum. (Hala korkuyorum, beni ardımdan yakalayıp bir deprem dalgası gibi havaya kaldırmasından şu an bile korkuyorum.) Şu gereksiz varoluşlardan hiç olmazsa birini ortadan kaldırmak için canıma kıymayı düşündüm belli belirsiz. Ama ölümüm bile fazlalık olacaktı. Şu güleç bahçenin dibinde, çınar ağaçlarının arasında, şu çakıltaşlarının üzerinde cesedim de, kanım da fazlalık olacak. En sonunda, temizlenmiş, kabuğu çıkarılmış, diş gibi temiz ve ak pak kemiklerim de fazlalık olacaktı: Her zaman için fazlalıktım ben.
Bir yığın tedirgin, kendinden sıkılmış var olandan başka bir şey değildik. Burada bulunmamız için tek bir neden yoktu, hiçbirimiz böyle bir neden ileri süremezdi.
Bulantı yakamı bırakmadı, yakın zamanda bırakacağını da sanmıyorum. Ama artık ona katlanmıyorum, bu geçici bir huysuzluk ya da bir hastalık değil: O benim.