Önce ülken sana karşı belli taahhütleri yerine getirecek. Orada tüm haklara sahip bir yurttaş olarak görüleceksin, baskıya, ayrımcılığa, hak etmediğin mahrumiyetlere maruz kalmayacaksın. Ülken ve yöneticileri sana bunları sağlamak zorunda, yoksa sen de onlara hiçbir şey borçlu olmazsın. Ne toprağa bağlılık, ne bayrağa saygı. Başın dik yaşayabildiğin ülkeye her şeyini verirsin, her şey, hatta hayatını bile feda edersin; ama başın yerde yaşamak zorunda kaldığın ülkeye hiçbir şey vermezsin. İster doğduğun ülke, ister seni kabul eden ülke söz konusu olsun. Yüce gönüllülük yüce gönüllülüğü, umursamazlık umursamazlığı ve aşağılama da aşağılamaya doğurur. Özgür varlıkların anayasası böyledir ve ben de başka bir anayasa tanımıyorum.
“Ülken senin için ne yapabilir diye sorma, sen ülken için ne yapabilirsin, onu düşün.” Milyardersen, üstelik kırk üç yaşında ABD başkanı seçilmişsen bunu söylemek kolay! Ama ülkende ne çalışabiliyor, ne tedavi olabiliyor, ne barınabiliyor, ne eğitim alabiliyor, ne özgürce oy kullanabiliyor, ne görüşlerini ifade edebiliyor, ne de sokaklarda dilediğin gibi dolaşabiliyorsan, John F. Kennedy'nin bu meşhur sözü kaç para eder ki? Beş para etmez!
Bazılarımız ona hiçbir zaman bu adı vermek istemese de bu bal gibi bir savaştı, “bizim” savaşımızdı, tarih kitaplarında bizim adımızı taşıyacaktı. Dünyanın geri kalanı için bilmem kaçıncı bir yerel çatışmadan ibaretti, bizim için ise tufandı.
Sonra oradan savaş geçti. Hiçbir ev, hiçbir hatıra hasarsız kalamadı. Her şey çürüdü: arkadaşlık, aşk, adanmışlık, akrabalık, inanç, sadakat. Hatta ölüm.