Bana temyiz talebimin kabul edileceğinden emin olduğunu, fakat kurtulmam gereken bir günahın yükü altında olduğumu söylüyordu. Ona göre insanların adaleti hiçbir şeydi, Tanrı'nınkiyse her şey. Beni mahkum edenin insanların adaleti olduğunu hatırlattım. O da bana yine de bunun günahımı temizlemediğini söyledi. Günahın ne anlama geldiğini bilmediğimi söyledim. Bana yalnızca bir suçlu olduğum söylenmişti; suçluydum, bedelini ödüyordum, daha fazlasını isteyemezlerdi.
Hep en kötü olasılığın gerçekleştiğini tasarlıyordum: Temyiz talebim reddediliyordu. ''Eh, ne yapalım, o halde öleceğim.'' Başkalarından daha erken ölecektim, orası aşikardı. Ama doğal olarak başka kadınlar ve başka erkekler yaşamaya devam edeceklerine, üstelik bu binlerce yıl böyle sürüp gideceğine göre, ha otuz yaşında ölmüşsün ha yetmiş; bir önemi olmadığını biliyordum. Uzun lafın kısası; bu, gün gibi ortada. Ha bugün olmuş ha yirmi yıl sonra, neticede ölen yine ben olacaktım.
Ne var ki insan her zaman makul olamıyor elbette. Bazen de yasa taslakları yapıyordum örneğin. Cezaları iyileştiriyordum. Asıl olanın hükümlüye bir şans vermek olduğunu fark etmiştim. Binde bir şans, birçok şeyi yoluna koymak için yeterliydi. Mesela, içtiğinde hastayı (hasta diye düşünüyordum) onda dokuz olasılıkla öldürecek kimyasal bir bileşim bulunabilirdi. Hasta bunu bilecekti, bu şartla. Çünkü enine boyuna düşünüp her şeyi soğukkanlılıkla değerlendirince, giyotinin bıçağındaki kusurun hiç, hemde hiç şans barındırmaması olduğunu görüyordum. Kısacası, hastanın ölümüne kesin olarak karar verilmiş oluyordu. Bu kapanmış bir konu, sabit bir işleyiş, üzerinde uzlaşılmış ve tartışmaya açık olmayan bir anlaşmaydı. Olağanüstü bir durum olur da giyotinin bıçağı inmezse, baştan başlanırdı. Bu durumda asıl sinir bozucu olan mahkumun mekanizmanın doğru çalışmasını dilemesinin gerekmesiydi. İşin, bahsettiğim kusurlu yanının bu olduğunu söylüyorum. Bir yanıyla doğru bu. Ancak diğer yandan, iyi bir düzenlemenin bütün sırrının da burada olduğunu kabul etmem lazımdı. Kısacası, mahkum manen işbirliği yapmak zorundaydı. İşin pürüz çıkmadan yürümesi kendi yararınaydı.