• Turk olmak, irksal bir ayricalik degildir. Turk olmayi boyle almak, boyle koymaksa, dupeduz fasistliktir. Ama bunun tersi de dogru: Kürt olmak, Ermeni olmak, Rum olmak da irksal bir ayricalik degildir. Bunu boyle almak ve koymak, dupeduz fasistliktir. Anlastik mi?
  • Tüm insanlık tarihinin Zircon gezegenindeki birtakım fareler tarafından yürütülen bir deney için oluşturulmuş süper bilgisayar simülasyonu olduğu ortaya çıkarsa, Kari Marx ve IŞİD utançtan yerin dibine geçer. Ama sözkonusu farelerin yine de Ermeni soykırımı ve Auschwitz vakaları için hesap vermesi gerekir. Bunları Zircon Üniversitesi etik kurulundan nasıl geçirmişler acaba? Gaz odaları silikon çiplerin ilettiği elektrik sinyallerinden ibaret olsa da çekilen acılar, duyulan korkular ve hissedilen çaresizliğin azabı bir gıdım bile azalmaz.
  • "Bizler...
    Bu ormanda nereye gittiğini, karanlık ve kimsesiz bir alanda huzurun, güvenliğin nerede olduğunu bilmeyen, ancak onu arayan adamlar. Çıplak ayaklı, soğuktan her tarafı buz bağlamış, her şeyini kaybetmiş ve belirsiz karanlıkta hayatının bir saniye sonrasının bile nasıl olacağını düşünemeyen bizler. Ketik ormanı bile bize koynunu açmıyordu. Ketik ormanı bizim kadar Ermeni'ye de koynunu açmıştı. Ve biz her an herhangi bir ağacın, herhangi bir patikanın kenarından çıkacak olan o eli silahlı, sakallı, köpek gibi gözleri olan Ermeni'den kaçıyorduk. Neyi kaçırdığımızı, kaçarak ne kazandığımızı bilmeden...
    Belki canımızı kurtarmak için kaçıyorduk. Ancak insanın canı, insanın hayatı var olduğu yer değil mi? Ormanın ortasında her taraftan başımıza yağan mermi yağmurunun altında, yanı başımda en çok sevdiğim insanlar öldüğü sırada ben geri dönmek, o küçük odada barış öyküleri okumak istiyordum. Ben evimden bu şekilde, ben kendi yuvamdan bu şekilde çıkmak istemiyordum. "
    Dilbar Guliyeva
    Sayfa 114 - Cinius Yayınları
  • Önyargılarınızı bir kenara bırakın, aklınızı çelenleri susturun, fikrinizi savunanları bir kenara bırakıp okuyun.

    Türk; Türkiye siyasi tarihini, idealleri ve ideolojileri derinden sarsacak bu kitap Caner Kara tarafndan iki yıl önce hiç bir yayınevinin desteğini almadan "Ötüken Sahaf" aracılığı ile okuyucu ile buluştu. Bilinen herahangi bir yayınevinin basmaya cesaret edemeyeceği kitap olan "Sentez İhaneti" büyük bir yayınevinin desteğini alsa Türkiye'de satış rekorlarına imza atardı. Türkiye tarihine bir daha böyle bir kitap gelmez.

    Türk-İslam sentezinin Türk Dünyasında ayrılık ve fitne uyandırması sebebiyle kitabın kapağında kitabın algısı şu kelimelerle belirtilmiştir: “Bir Fitnenin Otopsisi”.

    Bu sentezin doğal karşılığı olan fitnenin otopsisi demek suretiyle bu fitnenin doğuşu, yayılışı ve sair olayları tek tek detaylıca incelendiğini belirtiyor.

    Kitabın içinde ne yazdığını içi içini yiye yiye merak edip de alamayanları geçerek kitabı, içindeki değerli bilgileri vermeden tanıtmaya bir vesile ile de okutmaya çalışalım.

    Sentez İhaneti kitabı meselenin bir takım yerlerinde Atsız geçtiği için, Atsız’ın hayatını kısaca ve olaylara değinen yönüyle bahsediyor.

    Fitnenin çıkarıcısı olan Türkeş’inde kısaca hayatı ve tanışma meselesi anlatılıyor. Türkeş hakkında zamanla dile getirilmiş Hüseyin Feyzullah meselesi de kitapta yer alıyor.

    Kıbrıs’ta doğan Türkeş’in daha sonra Türkiye’ye gelişi ve 27 Mayıs darbesini ve darbe sonrası sürgün olaylarını kitapta bulabilirsiniz. Ayrıca Delhi’de arkadaşlarına yazdığı konuyla alakalı mektupları da kaynağı ile kitapta görebilirsiniz.

    Her türlü emperyalizme karşı olan Nato Subayı Türkeş’in batı ile ilgili görüşlerini yine kaynak bularak kitapta okuyacaksınız.

    Türkeş’in siyasetle tanınıp aktif rol alması Delhi sonrası, yani sürgün sonrası ülkeye gelişi ile başlamıştır.

    Türkeş’in siyaset hazırlıkları, partiye girişi ve ele geçirişi bu durumda da Türkçülerin siyasete bakışı da kaynakları ile tarafsız şekilde kitapta anlatılmıştır.

    Milliyetçi karakter ile ayrışmanın Nurculuk ve Anadoluculuk üzerinden nasıl olduğu ve ne sonuç içerdiği kitabın içerisinde kaynaklı ve tarafsız anlatım ile yerini almıştır.

    Hüseyin Üzmez gibi şahısların kim olduğu ve nerelerde görev yaparak fitne ile olan bağlantısı kitapta açıkça belirtilmiştir.

    CMKP’nin genel başkanı olduktan sonra oy oranları fazlasıyla düşüren Türkeş 1969 kongresinde tamamın İslamcı çizgiye yönelerek partinin adını da Milliyetçi Hareket partisi yaptı.

    Oy oranlarının düşük olması, bir yandan da Süleyman Demirel’in iyi derece oy toplaması rotayı Milliyetçilik ve Ümmetçilik karışımına götürdü.

    1969 kongresinin de fazlaca tartışmaya yer verildiği düşünülürse bu kongrenin durumu anlaşılacaktır. Kitapta 1969 kongresine katılanların tanıklıkları ve kaynaklarıyla olayın iç yüzü gösteriliyor.

    Bu fitnede yeri eksik olmayan üstat diyerek yere göğe sığdırılamayan, devletin adına ödül verdiği Necip Fazıl adlı kişinin karakterini, şerefini ve ahlakını birinci elden kaynakları ve tüm iç yüzü ile okuyacaksınız.

    Ötüken Dergisinin hala parti içerisinde etki yaptığını gören parti yönetimi ve Türkeş, Ötüken’i yasaklatarak kürtçe kon dergisini çıkartıyor. Ötüken Dergisi’nin ateşli savunucusu ve sahibi olan Hüseyin Nihal Atsız’ın vefatının ardından da taziye mesajı yayınlamayı ihmal etmiyor. Bu taziye mesajının ne kadar samimiyetsiz olduğunu sizler takdir edersiniz.

    Bir de Yahudi meselesi var ki bu çaba Yahudilerle hiç harp etmedik diyerek, sinagogların açılışına katılarak buranın da sempatisini kazanma çabasından ibarettir. Kitapta ayrıca Yahudilerle ve Ermenilerle niye ilişki içerisinde olunduğu ve hoş görü kazanılmaya çalışıldığı ayan beyan anlatılıyor.
    Bir de akılların almayacağı bir mesele daha var ki Türk-İslam sentezini çıkartan Türkeş, Hristiyan bir ermeni olan Levan Panos Dabağyan’ı yıllarca yanında, en yanında görev verdi. Hatta 3 hilalin fikir babalarından imiş. Bu meselenin de iç yüzünü tüm açıklığı ile kitapta göreceksiniz.

    Aşırı derece de Türk ve İslam savunucusu olanların Türk ve Müslüman olmayanı nasıl savunacakları merak konusudur.

    Kitap yukarıda bahsedilen veya bahsedilmeyen detayları birinci elden kaynak, tanık, hatıra ve anılarla açıkça gün yüzüne çıkarmaktadır. Israrla tavsiye edilir.


    (Alıntı içerir)
  • Kimdi bunlar?
    Rum mu? Türk mü? Ermeni mi? Yo, iyilik gibi kötülüğün de dili, dini, ırkı, milleti, milliyeti yoktu.
    Onlar sadece eşkıya milletindendi.
    Nazan Bekiroğlu
    Sayfa 311 - Timaş
  • GİTSİNLER Mİ?DERSİMLİ MERYEM'İN ACI HİKAYESİ

    Meryem İslam’ın şartı 5kg çökelik, 5kg yağdır der.

    Meryem 1915’te Çemişgezek ilçesine bağlı Sinsor köyünde tüm ailesini kaybeder. Köyün en varlıklı ailelerinden biriyken her şeyini ve bir kızını geride bırakıp kaçmak zorunda kalan aile ile Meryem ömrü boyunca bir daha hiç bağlantı kuramaz.

    Yalnız kalan Meryem’i köyde bir aile yanına alır.

    Evlenecek yaşa gelene kadar bu ailenin yanında kalır.

    Daha sonra aile köyde Sünni mezhebinden eşini kaybetmiş Meryem’den yaşça büyük biri ile Meryem’i evlendirir.

    Nüfus memuruna verilen 5kg. çökelik ve 5kg yağ ile Meryem’e Müslüman Türk kimliği çıkarılır.

    Sahip olduğu yeni inancın gereklerini inandırıcı olabilmek için herkesten çok yerine getirmeye çalışır.

    5 vakit namazını kılan Meryem’in hayatı her bakımda çok değişmiştir, kimliği, dili, dini, ekonomik varlığı yoktu artık.

    Babasının varlıkları başkaları tarafından kullanılırken Meryem fakir bir hayat sürmektedir.

    Gel zaman git zaman Meryem babasına ait konakta başkalarının oturmasına, bağlarının bahçelerinin talan edilmesine dayanamaz ve bu duruma itiraz eder. Yasal yolla ailesinden geriye kalanları almak ister.

    Ancak Meryem eski kimliğini ispatlayamaz. Hâkim de ağaların elinden bu malları alıp Meryem’e vermek istemediğinden Meryem’in eski kimliğini kabul etmez. Uzun süre uğraş veren Meryem’e ailesinden kalanlar iade edilmeyince Meryem Hâkim’e itiraz eder.

    Ben Müslüman değimliyim niye bana yardım etmiyorsunuz deyince Hâkim’de söyle o zaman İslam’ın şartı kaçtır der. Meryem İslam’ın şartı 5kg çökelik, 5kg yağdır der.

    Hâkim hiç olur mu öyle deyince, Meryem’de 5kg çökelik , 5kg yağ ile bana Müslüman kimliği verdiniz ,başka ne ola ki İslam’ın şartı der.

    Uzun yıllar süren mahkemelerin sonucunda Meryem mallarını geri alamaz.

    Bu süreçte ülkenin her şehrinde sermaye el değiştirmiştir.
    Talan edilen mallar yetmemiş günümüze kadar nerede eski bir kilise var ise köküne kazma sallanmış, yapılar tahrip edilmiştir.

    Sinsor’da ki kilisede zamanla bir harabeye dönüşür zaten Meryem’de ailesini kaybettikten sonra o kiliseye bir daha adımını atamaz.

    Yoksul bir Müslüman olarak hayatına devam eden Meryem beş vakit namazını kılsa da toplumda yaratılan Ermeni algısından nasibini alır. Çocuklarına edilen küfürlerde annelerinin Ermeni olduğu hiç unutulmaz.
    Meryem öteki bir yoksul olarak hayatını sürdürdüğü Sinsor’da hayata gözlerini yumar.

    "Önce Ermeniler gitsin,
    İstanbul'u İstanbul yapan değerleriyle;
    Dolmabahçe Sarayı'nı,
    Çırağan'ı,
    Kuleli'yi,
    Selimiye Kışlası'nı,
    Malta Köşkü'nü,
    Beyazıt Kulesi'ni,
    Dünyanın hayranlıkla bakakaldığı mimarilerini de alıp gitsinler.
    Giderken Ermeniler,
    Güllü Agop'u,
    Ara Güler'i,
    Mıgırdıç Magrosyan'ı,
    Onno Tunç'u,
    Garo Mafyan'ı,
    Adile Naşit'i,
    Cem Karaca'yı da unutmasınlar.
    İpek puşularını,
    Potinlerini,
    Nacarlarını,
    Vodistlerini,
    Çilingirlerini,
    Çömleklerini,
    Bakırlarını da alsınlar yanlarına Ermeniler.
    Topiği,
    Kuzu kapamayı,
    Çılbırı,
    Ciğer bohçasını da alsınlar...

    Kürtler de gitsin
    Kilimlerini, keçelerini,
    İlmek ilmek dokudukları halılarını denk edip gitsinler.
    Yaşar Kemal'i,
    Ahmet Kaya'yı,
    Yılmaz Güney'i,
    Ahmed Arif'i,
    Aynur Doğan'ı sakın unutmasınlar.
    Cigerxun'u,
    Ahmede Xani'yi,
    Mem u Zin'i,
    Balıklı Gölü,
    Aynzeliha'yı,
    Surları, burçları
    Deliloyu,
    Halayı,
    Çaçanayı,
    Şemameyi de yanlarına alsınlar.
    Zazalar da gitsin
    "Homa zanu kafır kamu" diyerek.

    Süryaniler de terk etsinler bu toprakları
    Telkariyi,
    Basmayı,
    Nahit ustalarını,
    Dokumalarını,
    Dayr-ul Zaferan'ı da alsınlar yanlarına.
    Ha, Coşkun Sabah'ı da unutmasınlar!

    Rumlar da gitsin
    Giderken cumbalı ahşap evlerini,
    Arnavut kaldırımlarını,
    Ve Selanik türkülerini,
    O güzelim Rum meyhanelerini,
    Rakılarını, mezelerini de alıp gitsinler Rumlar.

    Bulgarlar da gitsin
    Şarkılarını, türkülerini
    "Ayletme Beni"yi,
    "Arda Boyları"nı,
    Akıtmalarını,
    Börek, çörek, bozalarını,
    Komik aksanlarını,
    Naim Süleymanoğlu'nu,
    Sabahattin Ali'yi unutmasınlar.

    Çerkesler de terk etmeli bu toprakları
    Ama terk ederken
    Türkan Şoray'ı,
    Nazım Hikmet'i,
    İsterlerse Çerkes Etem'i de götürsünler.

    Lazlar;
    Fıkralarını,
    Takalarını,
    Horonu,
    Hamsiyi,
    Muhlamayı,
    Hatta Kazım Koyuncu'yu da götürsünler.

    Romanlar toplasınlar sazlarını, darbukalarını, çadırlarını
    Alıp gitsinler Neşet Ertaş'ı, Adnan Şenses'i
    Engin hoşgörülerini,
    Hamam sefalarını...
    O mozaiğin bütün renkleri gitsin
    Kalsın siyah-beyaz.
    O aşure kazanının bütün çeşitleri yok olsun
    Kaynasın o bulamaç.

    Kalın bir başınıza
    Bir dağ kadar sessiz
    Bir çöl kadar ıssız
    Bir bulut kadar ağlamaklı
    Bozkırın ortasında tek başına açan bir çiçek,
    Yapayalnız bir ağaç gibi...
    Irkınız,
    Diliniz,
    Dininizle bir tek siz kalın.
    Sonra birbirinizin yüzüne bakarak uzunn uzunnn...

    "O iyi insanlar, o güzel atlara binip gittiler."
    "O Kürdü, o Ermeni'yi dövmeyecektik" diyerek"

    Servet Günay
  • Sivas'taki Gök Medrese'yi yaptıran Selçuklu veziri Sahib Ata Fahreddin Ali, yapının mimarı ise Konyalı Ermeni Kâluyan'dır. Mimar, bu İslâmî eserin cümle kapısındaki sütun başlığına adını Arap harfleriyle yazmış. Günümüzde İslâmî bir eseri Hıristiyan bir mimarın yaptığını, adını da cümle kapısına yazabileceğini düşünebilir misiniz?
    #Tarih Dergisi
    Sayfa 31 - Necdet Sakaoğlu