''Aristo, Poetika'da der ki," dedi Henry, "ceset gibi gerçekte gör mesi rahatsız edici şeyler sanat eserlerinde bakmaya doyulmayacak manzaralara dönüşebilir."
Bu, Julian'ın laflarından biriydi, bu arada. İlyada'yı okuduğumuz derste Patroklos'un Akhilleus'un rüyasına nasıl girdiğini anlatırken söylemişti. Hikayenin bu kısmında hayaleti görünce sevinçten hava lara uçan Akhilleus'un kollarını eski dostunun hayaletine sardığı anda hayaletin gözden kayboluverdiği çok dokunaklı bir sahne vardır. Ölüler rüyalarımızda bize görünürler, demişti Julian, çünkü bize kendilerini gösterebilmelerinin tek yolu budur; bizim gördüğümüz şey boş bir görüntü değil, çok uzaklarda bir yerde ölü bir yıldızın yaydığı ışıktır...
Vazife, hürmet, sadakat, fedakarlık. Tabaneayı kafasına dayarken aynada gördüğüm yansımasını hala hatırlıyorum. Yüzünde, tahtanın ucuna doğru hızla yaklaşan bir dalışçının dalgın konsantrasyonu, zafer duygusu okunu yordu; gözlerini kısmış, keyifle, suya dalacağı büyük anı bekliyordu.
İlk başlarda hiçbir şey olmasa bile yaptığımız şeyin bizi birbirimize bağladığı fikri, sıradan arkadaşlar olmadığımız, dostluğumuzun "ölüm bizi ayırıncaya dek" baki kalacağı düşüncesi hoşuma gidiyordu.
Kendimi oradan aşağıya atsam, bütün o beyaz sessizliğin içinde beni kim bulacaktı? Nehir beni kayalara çarpa çarpa ta aşağılara ka dar taşıyıp boya fabrikasının arkasındaki sığ sulara kadar götürür müydü? Orada akşamüstü saat beşte otoparka arabasını almaya gelen bir kadın farlarının ışığı vurunca beni fark ederdi belki? Yoksa ben de tıpkı Leo'nun mandolin tahtaları gibi bir kayanın ardındaki kuytu bir köşeye sinip giysilerim üstümden dökülürken ilkbaharın gelmesini mi beklerdim?