Birbirlerine yirmi adım uzaktaydılar; ortaya çıkışı öyle ani olmuştu ki ona görünmemek imkânsızdı. Gözleri bir anda birleşti; ikisinin de yanakları derin bir pembelikle kaplandı. Darcy kalakalmıştı ve şaşkınlıktan bir süre kımıldayamadı; ama az sonra kendine gelip ziyaretçilere doğru ilerledi ve kusursuz bir sakinlikle değilse de kusursuz bir kibarlıkla Elizabeth'le konuştu.
Fakat çoğu zaman bizi benliğimizin farkına en çok vardıran da yine acı değil midir? Çocukken tüm dünyadan ayrı bir birey olduğunu anlamak, dilini yaktığında, dizini yardığında senden başka hiç kimsenin ve hiçbir şeyin canının yanmayacağını, her bireyin sızısının ve acısının tamamen kendisine ait olduğunu öğrenmek korkunç bir şeydir. Büyüdükçe ne kadar yakınımız olursa olsun hiç kimsenin bizi gerçek anlamda anlayamayacağını öğrenmekse daha da korkunçtur. Bizi en mutsuz eden bizzat kendi benliklerimizdir ve işte tam da bu yüzden benliklerimizi yitirmek için yanıp tutuşuruz, sizce de öyle değil mi?
''Aristo, Poetika'da der ki," dedi Henry, "ceset gibi gerçekte gör mesi rahatsız edici şeyler sanat eserlerinde bakmaya doyulmayacak manzaralara dönüşebilir."
Bu, Julian'ın laflarından biriydi, bu arada. İlyada'yı okuduğumuz derste Patroklos'un Akhilleus'un rüyasına nasıl girdiğini anlatırken söylemişti. Hikayenin bu kısmında hayaleti görünce sevinçten hava lara uçan Akhilleus'un kollarını eski dostunun hayaletine sardığı anda hayaletin gözden kayboluverdiği çok dokunaklı bir sahne vardır. Ölüler rüyalarımızda bize görünürler, demişti Julian, çünkü bize kendilerini gösterebilmelerinin tek yolu budur; bizim gördüğümüz şey boş bir görüntü değil, çok uzaklarda bir yerde ölü bir yıldızın yaydığı ışıktır...