• 1722 - Nu'man İbnu Beşîr (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Dua ibadetin kendisidir" buyurdular ve sonra şu âyeti okudular. (Meâlen): "Rabbiniz: ''Bana dua edin ki size icâbet edeyim. Bana ibadet etmeyi kibirlerine yediremeyenler alçalmış olarak cehenneme gireceklerdir" buyurdu." (Gâfır 60).

    Tirmizî, Tefsir, Gâfir, (2973); Ebû Dâvud, Salât 358, (1479). Metin Tirmizî'ye aittir.

    1723 - İbnu Ömer (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kime dua kapısı açılmış ise ona rahmet kaıları açılmış demektir. Allah'a taleb edilen (dünyevî şeylerden) Allah'ın en çok sevdiği afiyettir. Dua, inen ve henüz inmeyen her çeşit (musibet) için faydalıdır. Kazayı sadece dua geri çevirir. Öyle ise sizlere dua etmek gerekir. "

    Tirmizî, Daavât 112, (3542).

    1724 - Ubâde İbn's-Sâmit (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Yeryüzünde, mâsiyet veya sıla-i rahmi koparıcı olmamak kaydıyla Allah'tan bir talepte bulunan bir Müslüman yoktur ki Allah ona dilediğini vermek veya ondan onun mislince bir günahı affetmek suretiyle icabet etmesin. "

    Tirmizî, Daavât 126, (3568).

    1725 - Ebû'd-Derdâ (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûl-i Ekrem (aleyhissalâtu vesselâm), (bir gün) sordu:

    "En hayırlı olan ve derecenizi en ziyade artıran, melîkinizin yanında en temiz, sizin için gümüş ve altın paralar bağışlamaktan daha sevaplı, düşmanla karşılaşıp boyunlarını vurmanız veya boyunlarınızı vurmalarından sizin için daha hayırlı olan amelinizin hangisi olduğunu haber vereyim mi ?"

    "Evet! Ey Allah'ın Resûlü!" dediler.

    "Allah'ın zikridir!" buyurdu.

    Tirmizî, Daavat 6, (3374); Muvatta, Kur'ân 24.

    1726 - Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

    "Allahu Teâlâ hazretleri şöyle seslenir: "Beni bir gün zikreden veya bir makamda benden korkan kimseyi ateşten çıkarın!"

    Tirmizî, Cehennem 9, (2597).

    1727 - Hz. Muâz (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

    "Akşamdan (abdestli olarak) temizlik üzere zikrederek uyuyan ve geceleyin de uyanıp Allah'tan dünya ve âhiret için hàyır taleb eden hiç kimse yoktur ki Allah dilediğini vermesin."

    Ebû Dâvud, Edeb 105, (5042).

    1728 - Hz. Câbir (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

    "Bir kimse evine veya yatağına gir'ince hemen bir melek ve bir şeytan alelacele gelirler. Melek:

    "Hayırla aç!" der. Şeytan da:

    "Şerle aç!" der.

    Adam, şayet (o sırada) Allah'ı zikrederse melek Şeytanı kovar ve onu korumaya başlar. Adam uykusundan uyanınca, melek ve şeytan aynı şeyi yine söylerler. Adam, şayet: "Nefsimi, ölümden sonra bana geri iade eden ve uykusunda öldürmeyen Allah hamdolsun. İzniyle yedi semayı arzın üzerine düşmekten alıkoyan Allah'a hamdolsun"dese bu kimse yatağından düşüp ölse şehit olur, kalkıp namaz kılsa faziletler içinde namaz kılmış olur."

    Rezîn ilâvesidir.

    1729 - Hz.Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

    "Allah'ı zikreden bir cemaatle sabah namazı vaktinden güneş doğuncaya kadar birlikte oturmam, bana İsmâil'in oğullarından dört tanesini âzad etmemden daha sevgili gelir. Allah'ı zikreden bir cemaatle ikindi namazı vaktinden güneş batımına kadar oturmam dört kişi âzad etmemden daha sevgili gelir."

    Ebû Dâvud, İlm 13, (3667).

    1730 - Hz. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

    "Her gece, Rabbimiz gecenin son üçte biri girince, dünya semasına iner ve;

    "Kim bana dua ediyorsa ona icabet edeyim. Kim benden bir şey istemişse onu vereyim, kim bana istiğfarda bulunursa ona mağfirette bulunayım" der. "

    Rivayetin Müslim'deki bir vechi şöyle: "Allahu Teâla gecenin ilk üçte biri geçinceye kadar mühlet verir. Ondan sonra yakın semâya inerek şöyle der:

    "Melik benim, Melik benim. Kim bana dua edecek?"

    Buhârî, Tevhid 35, Teheccüd 14, Daavât 13, Müslim,Salâtu'1-Müsâfırin 166, (758); Muvatta, Kur'ân 30, (1,214); Tirmizî, Daavât 80, (3493); Ebû Dâvud, Salât 311, (1315).

    1731 - Ebû Ümâme (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Derdi ki: "Ey Allah'ın Resûlü! En ziyade dinlenmeye (ve kabule) mazhar olan dua hangisidir?"

    "Gecenin sonunda yapılan dua ile farz namazların ardından yapılan dualardır!" diye cevap verdi."

    Tirmizî, Daavât 80.

    1732 - Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

    "Ezanla kaamet arasında yapılan dua reddedilmez (mutlaka kabule mazhar olur.)"

    "Öyleyse, dendi, "ey Allah'ın Resûlü, nasıl dua edelim?"

    "Allah'tan, dedi, dünya ve âhiret için âfıyet isteyin!"

    Ebû Dâvud, Salât 35, (521); Tirmizî, Salât 46, (216), Daavât 138, (3588, 3589).

    1733 - Sehl İbnu Sa'd (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

    "İki şey vardır, asla reddedilmezler: Ezan esnasında yapılan dua ile, insanlar birbirine girdikleri savaş sırasında yapılan dua."

    Muvatta, Nidâ 7, (1, 70); Ebû Dâvud, Cihâd 41, (2540).

    1734 - Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

    "Kul Rabbine en ziyade secdede iken yakın olur, öyle ise (secdede) duayı çok yapın."

    Müslim, Salât 215, (482); Ebû Dâvud, Salât 152, (875).

    1735 - Yine Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) anlatıyor:

    "(Allah'ın kabul ettiği) üç müstecab dua vardır, bunların icâbete mazhariyetleri hususunda hiç bir şekk yoktur. Mazlumun duası, müsâfirin duası, babanın evladına duası."

    Tirmizî, Birr 7, (1906); Cennet 2, (2528), Daavât 139, (3592); Ebû Dâvud, Salât 364, (1536); İbnu Mâce, Dua 11, (3862).

    1736 - Abdullah İbnu Amr İbni'l-Âs (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

    "İcâbete mazhar olmada gâib kimsenin gâib kimse hakkında yaptığı duadan daha sür'atli olanı yoktur."

    Tirmizî, Birr 50, (1981), Ebû Dâvud, Salât 364, (1535); Müslim, Zikr 88, (2733); Buhârî, Mezâlim 9.

    DUA EDENİN HEY'ETİ (DIŞ GÖRÜNÜŞÜ)

    1737 - İbnu Abbâs (radıyallâhu anhümâ) hazretleri anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

    "Duvaları örtmeyin. Kim kardeşinin mektubuna, onun izni olmadan bakarsa, tıpkı ateşe bakmış gibi olur. Allah'tan avuçlarımızın içiyle isteyin, sırtlarıyla istemeyin; duayı tamamlayınca avucunuzu yüzlerinize sürün."

    Ebû Dâvud, Salât 358, (1489,1490,1491).

    1738 - Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) dua ederken ellerini öyle kaldırdı ki, koltuk altlarının beyazlığını gördüm."

    Buhârî, İstiska 21.

    1739 - Hz. Ömer (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ellerini dua ederken kaldırınca, onları yüzlerine sürmedikçe geri bırakmazlardı."

    Tirmizî, Daavât 11, (3383).

    1740 - Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Adamın biri iki parmağı ile dua ediyordu. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):

    "Birle! Birle!" diye müdâhale etti."

    Tirmizî, Daavât 117, (3552); Nesâî, Sehv 37, (3, 38).

    1741 - Sehl İbnu Sa'd (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Ben Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı ne minberde ne de bir başka şey üzerinde dua yaparken ellerini uzattığını görmedim. Bilakis şöyle gördüm" dedi ve baş ve orta parmaklarını kapayıp şehâdet parmağını açmış vaziyette işaret etti."

    Ebû Dâvud, Salât 230, (1105).

    1742 - Hz. Selmân (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

    "Rabbiniz hayiydir, kerimdir. Kulu dua ederek kendisine elini kaldırdığı zaman, O, ellerini boş çevirmekten istihya eder."

    Tirmizî, Daavât 118, (3551); Ebû Dâvud, Salât 358, (1488).

    1743 - Hz. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlulla: (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

    "Allah'a duayı, size icabet edeceğinden emin olarak yapın. Şunu bilin ki Allah celle şânuhu (bu inançla olmayan ve) gafletle (başka meşguliyetlerle) oyalanan kalbin duasını kabul etmez."

    Tirmizî, Daavât 66.(3474.)

    DUANIN KEYFİYETİ

    1744 - Fadâle İbnu Ubeyd (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) dua eden bir adamın, dua sırasında Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e salat ve selam okumadığını görmüştü. Hemen:

    "Bu kimse acele etti" buyurdu. Sonra adamı çağırıp:

    "Biriniz dua ederken, Allahu Teâlâ'ya hamd u senâ ederek başlasın, sonra Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e salât okusun, sonra da dilediğini istesin" buyurdu."

    Tirmizî, Daavat 66,(3473, 3475); Ebû Dâvud, Salât 358, (1481); Nesâî, Sehv 48, (3, 44).

    1745 - Hz. Ömer (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Dua sema ile arz arasında durur. Bana salat okunmadıkça, Allah'a yükselmez. (Beni hayvanına binen yolcunun maşrabası yerine tutmayın. Bana, duanızın başında, ortasında ve sonunda salât okuyun.)"

    Tirmizî, Salât 352, (486).

    Tirmizî, bunu Hz. Ömer (radıyallahu anh)'e mevkuf olarak rivayet etmiştir. Rezîn ise merfu olarak rivayet etmiştir.

    1746 - Hz. İbnu. Mes'ud (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer (radıyallâhu anhümâ) beraber otururlarken ben namaz kılıyordum. (Namazı bitirip) oturunca, Allah'a sena ile zikretmeye başladım ve arkasından Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a salât okuyarak devam ettim. Sanra kendim. için duada bulundum. (Bu tarzımı beğenmiş olacak ki) Hz. Peygaınber (aleyhissalâtu vesselâm);

    "İşte!.İstediğin veriliyor. İşte! İstediğin veriliyor'' dedi."

    Tirmizî, Cum'a 64, (593).

    1747 - Hz. Übeyy İbnu Ka'b (radıyallâhu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) birisine dua edeceği vakit önce kendisine dua ederek başlardı."

    Tirmizî, Daavât, 10, (3382).

    1748 - Ebû Müsabbih el-Makrâî, Ebû Züheyr en-Nümeyrî (radıyallahu anh)'den naklen anlatıyor: "Bir gece Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ile beraber çıktık., Derken bir adama rastlatdık. Sual (ve Allah'tan talep) hususunda çok ısrarlı idi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) onu dinlemek üzere durakladı. Ve:

    "Eğer (duayı) sonlandırırsa vâcib oldu!" buyurdu. Kendisine:

    "Ne ile sonlandırırsa ey Allah'ın Resûlü!" denildi.

    "Amin ile" dedi, uzaklaştı. Adama:

    "Ey fülan! duanı âminle tamamla ve de gözün aydın olsun!" dedi."

    Ebû Dâvud, Salât 172, (938).

    1749 - Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

    "Sizden biri dua edince "Ya Rabb! Dilersen beni affet! Ya Rabb dilersen bana rahmet et!" demesin. Bilâkis, azimle (kesin bir üslubla) istesin, zira Allah Teâlâ Hazretleri'ni kimse icbâr edemez. "

    Buhârî, Daavât 21, Tevhîd 31; Müslim, Zikr 7, (2678-79); Muvatta, Kur'an 28 (1, 213); Tirmizî, Daavât 79 (3492); Ebû Dâvud, Salât 358, (1483); İbnu Mâce, Dua 8, (3854).

    1750 - Ebû Musâ (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Bir sefere (Hayber Seferi) çıkmıştık. Halk (yolda, bir ara) yüksek sesle tekbir getirmeye başladı. Bunun üzerine Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) (müdahele ederek):

    "Nefislerinize karşı merhametli olun. Zîra sizler, sağır birisine hitàb etmiyorsunuz, muhâtabınız gâib de değil. Sizler gören, işiten, (nerede olsanız) sizinle olan bir Zât'a, Allah'a hitab ediyorsunuz. Dua ettiğiniz Zât, her birirıize, bineğinin boynundan daha yakındır" dedi."

    Buhârî, Daavât 50, 67, Cihâd 131, Meğâzî 38, Kader 7, Tevhîd 9; Müslim, Zikr 44, (2704);Tirmizî, Daavât 3, 59, (3371, 3457); Ebû Dâvud, Salât 361. (1526,1527.1528).

    1751 - Hz. Muâz (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), bir kimsenin: "Ya Rabbi, senden nimetin kemâlini taleb ediyorum" dediğini işitmişti. Sordu:

    "Nimetin kemâli nedir?"

    "Bu bir duadır, onunla dua edip, onunla hayır (çok mal) ümîd ettim" dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)

    "Sordum, zîra, nimetin kemâli cennete girmektir, ateşten kurtulmaktır" dedi. Bir başkasının da şöyle dediğini işitti:

    "Ey celâl ve ikrâb sâhibi Rabbim!" hemen şunu söyledi:

    "Duana icâbet edilmiştir, (ne arzu ediyorsan) durma iste" Derken ,bir başkasının:

    "Ya Rabbi senden sabır istiyorum!" dediğini işitmişti, ona da: "Allah'tan bela istedin, afiyet de iste!" dedi.

    Tirmizî, Daavât 99, (3524).

    1752 - Hz. Âişe (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) özlü duaları tercih eder, diğerlerini bırakırdı."

    Ebû Dâvud, Salât 358, (1482).

    1753 - Hz. İbnu Mes'ud (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) duayı üç kere yapmaktan, istiğfarı üç kere yapmaktan hoşlanırdı."

    Ebû Dâvud, Salât 361, (1524).

    MÜTEFERRİK HADİSLER

    1754 - Hz. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyudular ki: "Acele etmediği müddetçe herbirinizin duasına icâbet olunur. Ancak şöyle diyerek acele eden var: "Ben Rabbime dua ettim duamı kabul etmedi."

    Buhârî, Daavât 22; Mislim, Zikr 92, (2735); Muvatta, Kur'an 29 (1, 213); Tirmizî, Daavât 145, (3602, 3603); Ebû Dâvud, Salât 358, (1484).

    Müslim'in diğer bir rivâyeti şöyledir: "Kul, günah taleb etmedikçe veya sıla-i rahmin kopmasını istemedikçe duası icâbet görmeye (kabul edilmeye) devam eder."

    Tirmizî'nin bir diğer rivâyetinde şöyledir: "Allah'a dua eden herkese Allah icâbet eder. Bu icâbet, ya dünyada peşin olur, ya da ahirete saklanır, yahut da dua ettiği miktarca günahından hafifletilmek süretiyle olur, yeter ki günah taleb etmemiş veya sıla-ı rahmin kopmasını istememiş olsun, ya da acele etmemiş olsun."

    1755 - Hz. Câbir (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Nefslerinizin aleyhine dua etmeyin, çocuklarınızın aleyhine de dua etmeyin, hizmetçilerinizin aleyhine de dua etmeyin. Mallarınızın aleyhine de dua etmeyin. Ola ki, Allah'ın duaları kabul ettiyi saate rastgelir de, istediğiniz kabul ediliverir."

    Ebû Dâvud, Salât 362.(1532).

    1756 - Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Sizden herkes, ihtiyaçlarının tamamını Rabbinden istesin, hatta kopan ayakkabı bağına varıncaya kadar istesin."

    Tirmizî, Daavât 149, (3607, 3608).

    1757 - Ebû Hüreyre hazretleri (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Allah Teâla Hazretleri kendisinden istemeyene gadap eder."

    Tirmizî, Daavât 3, (3370); İbnu Mâce, Dua 1, (3827).

    1758 - İbnu Mes'ud (radıyallâhu anh) hazretleri anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Allahu Teâla Hazretleri'nin fazlından isteyin. Zira Allah, kendisinden istenmesini sever. İbadetin en efdali de (dua edip) kurtuluşu beklemektir."

    Tirmizî, Daavât 126 (3566).

    1759 - Câbir (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Bir kadın: "Ey Allah'ın Resûlü, bana ve kocama dud ediver!" diye ricada bulunmuştu. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) efendimiz:

    "Allah sana da, kocana da rahmet etsin!" diye dua buyurdu."

    Ebû Dâvud, Salât 363, (1533).

    1760 - Ebû'd-Derdâ (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kardeşinin gıyabında dua eden hiçbir mü'min yoktur ki melek de: "Bir misli de sana olsun" demesin."

    Müslim, Zikr 86, 88, (2732, 2783); Ebû Dâvud, Salât 364, (1534).

    Ebû Dâvud'un rivâyetinde şu ziyâde vardır: "Melekler: "Âmin, bir misli de sana olsun!" derler."

    1761 - Hz. Âişe (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Her kim, kendine zulmedene beddua ederse, ondan intikamını (dünyada) almış olur."

    Tirmizî, Daavât 115, (3547).

    İSM-İ ÂZAM VE ESMÂ-İ HÜSNA DUALARI

    1762 - Hz. Büreyde (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), bir adamın şöyle söylediğini işitti: "Allah'ım, şehâdet ettiğim şu hususlar sebebiyle senden talep ediyorum: Sen, kendisinden başka ilah olmayan Allah'sın, birsin, samedsin (hiçbir şeye ihtiyacın yok, her şey sana muhtaç), doğurmadın, doğmadın, bir eşin ve benzerin yoktur."

    Bunun üzerine Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular:

    "Nefsimi kudret elinde tutan Zât'a yemin olsun, bu kimse, Allah'tan İsm-i Âzàmı adına talepte bulundu. Şunu bilin ki, kim İsm-i Âzamla dua ederse Allah ona icâbet eder, kim onunla talepde bulunursa (Allah ona dilediğini mutlaka) verir. "

    Tirmizî, Daavât 65, (3471); Ebû Dâvud, Salât 358, (1493).

    1763 - Mihcen İbnu'l-Edra' (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir adamın: "Ey Allah'ım, bir ve samed olan, doğurmayan ve doğurulmayan, eşi ve benzeri de olmayan Allah adıy-la senden istiyorum. Günahlarımı mağfıret et, sen Gafürsun, Râhimsin!" dediğini işitmişti, hemen şunu söyledi:

    "O mağfiret edildi. O mağfıret edildi. O mağfiret edildi!"

    Ebû Dâvud, Salât 184, (985); Nesâî, Sehv 57, (3, 52).

    1764 - Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Bir adam şöyle dua etmişti: "Ey Allah'ım, hamdlerim sanadır, nimetleri veren sensin, senden başka ilah yoktur, Sen semâvat ve arzın celâl ve ikrâm sahibi yaratıcısısın, Hayy ve Kayyümsun (kâinatı ayakta tutan hayat sahibisin.) Bu isimlerini şefaatçi yaparak senden istiyorum!"

    (Bu duayı işiten) Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) sordu:

    "Bu adam neyi vesile kılarak dua ediyor, biliyor musunuz?"

    "Allah ve Resûlü daha iyi bilir`?"

    "Nefsimi kudret elinde tutan Zât'a yemin ederim ki, o Allah'a, İsm-i Âzam'ı ile dua etti. O İsm-i Âzam ki, onunla dua edilirse Allah icabet eder, onunla istenirse verir."

    Tirmizî, Daavât 109 (3538); Ebû Dâvud, Salât 358, (1495); Nesâî, Sehv 57, (3, 52).

    1765 - Esmâ Bintu Yezîd (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Allah'ın İsm-i Âzam'ı şu iki âyettedir:

    1- "İlahınız, tek olan ilahdır, ondan başka ilah yoktur. O Rahmân ve Rahîm'dir." (Bakara 163).

    2- Âl-i İmrân süresinin baş kısmı: Elif Lâm-Mim. O Allah ki, O'ndan başka ilah yoktur, O Hayy ve Kayyümdur" (Âl-i İmrân 1-3).

    Ebû Dâvud, Salât 358, (1496); Tirmizî Daavât 65, (3472).

    1766 - Hz. Ebu Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlulah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Allah'ın doksan dokuz ismi vardır. Kim bunları ezberlerse cennete girer. Allah tektir, teki sever."

    Bir rivâyette: "Kim o isimleri sayarsa cenntete girer" buyurmuştur. Buhârî hadisi bu lafızla tahric etmiştir. Müslim'de "tek" kelimesi yoktur.

    Buhârî, Daavât 68; Müslim, Zikr 5, (2677); Tirmizî, Daavât 87, (3502).

    Tirmizî'nin rivâyetinde Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Allah'ın isimlerini şöyle yazdı:

    "O Allah ki O'nda başka ilâh yoktur. Rahman'dır. Rahim'dir. E1-Meliku'l-Kuddûsu, es-Selâmu, el-Mü'minu, el-Müheyminu, el-Azîzu, el-Cebbâru, el-Mütekebbiru, el-Hâliku, el-Bâriu, el-Musavviru, el-Gaffâru, el-Kahhâru, el-Vehhâbu, er-Rezzâku, el-Fettâhu, el-Alîmu, el-Kâbizu, el-Bâsitu, el-Hâfidu, er-Râfiu, el-Muizzu, el-Müzillu, es-Semîu, el-Basîru, el-Hakemu, el-Adlu, el-Latîfu, el-Habîru, el-Halîmu, el-Azîmu, el-Gafûru, eş-Şekûru, el-Aliyyu, eI-Kebîru, el-Hafîzu, el-Mukîtu, el-Hasîbu, el-Celîlu, el-Kerîmu, er-Rakîbu, el-Mucîbu, el-Vâsiu, el-Hakîmu, el-Vedûdu, el-Mecîdu, el-Bâisu, eş-Şehîdu, el-Hakku, el-Vekîlu, el-Kaviyyu, el-Metînu, el-Veliyyu, el-Hamîdu, el-Muhsî, el-Mubdiu, el-Muîdu, el-Muhyi, el-Mümîtu, el-Hayyu, el-Kayyûmu, el-Vâcidu, el-Mâcidu, el-Vâhidu, el-Ahadu, es-Samedu, el-Kâdiru, el-Muktediru, el-Muahhiru, el-Evvelu, el-Âhiru, ez-Zâhiru, el-Bâtinu, el-Vâli, el-Müte'âli, el-Berru, et-Tevvâbu, el-Müntekimu, el-Afuvvu, er-Raûfu, Mâliku'l-Mülki, Zü'l-Celâli ve'l-İkrâm, el-Muksitu, el-Câmiu, el-Ganiyyu, el-Muğnî, el-Mâni', ed-Dârru, en-Nâfiu,en-Nûru, el-Hâdî, el-Bedîu, el-Bâki, el-Vârisu, er-Reşîdu es-Sâbüru."

    İsimleri bu şekilde, sâdece Tirmizî saymıştır.

    ALLAH'IN GÜZEL İSİMLERİNİN ŞERHİ

    1767 - El - Kuddûs: Ayıplardan temiz demektir.

    es-Selâm: Selâm sahibi‚ yani herçeşit ayıptan selâmette‚her türlü âfetten berî demektir.

    el-Mü’min: Kullarına va’dinde sâdık olan demektir. Tasdîk mânasına olan imandan gelir. Yahut‚ kıyamet günü kullarına‚ azabına karşı garanti veren‚ güven veren demektir‚ bu mâna emân’dan gelir.

    el-Muheyyim: Şâhid olan (görüp güzeten) demektir. Emîn mânasına geldiği de söylenmiştir. Aslı‚ müeymin’dir‚ ancak hemze‚ hâ’ya kalbolmuştur. Keza er-Rakîb ve el-Hafiz mânâsına geldiği de söylenmiştir.

    el-Azîzu: Kahreden‚ galebe çalan demektir. "İzzet"‚galebe çalmak mânasına gelir.

    el Cebbâr: Mahlukâtı mecbur eden; emir veya yasak her ne dilerse ona zorlayan demektir. Bu kelimenin‚ bütün mahlukâtının fevkinde yücedir mânasına geldiği de söylenmiştir.

    el-Mütekebbir: Mahlukâta ait sıfatlardan yüce‚ uzak mânasına gelir. Ayrıca "Mahlukâtından büyüklük taslayarak kendisiyle azamet yarışına kalkanlara büyüklüyünü gösteren ve onlara haddini bildiren mânasına geldiği de söylenmiştir.Keza şu mânaya geldiği de belirtilmiştir: "Mütekebbir" Allah’ın azametini ifâde eden kibriyâ kelmesinden gelir‚ tezyîfî bir mâna taşıyan kibir kelimesinden gelmez.

    el-Bârîu: Mahlukâtı‚ mevcut bir misâle bakmaksızın‚ yoktan‚ örneksiz olarak yaratan mânasına gelir. Bu kelime‚ öncelikle hayvanlar için kullanılır‚ diğer mahluklar için pek kullanılmaz. Hayvanlar dışındaki mahlukât hakkında nâdiren kullanılır.

    el-Müsavvir: Mahlukâtı farklı sûretlerde yaratan" demektir. Tsvîr lügat olarak hat ve şekil çizmek mânasına gelir.

    el-Gaffâr: Kulların günahlarını tekrar tekrar affeden‚ mânasına gelir. Gafr kelimesi‚ aslında setr (örtmek) ve kapatmak mânalarına gelir. Allah Teâla kullarının günahlarını affedici‚ onlar için cezayı terketmek sûretiyle (günahları) örtücüdür.

    el-Fettâh: Kulları arasında hâkim demektir. Araplar, hâkim iki hasmın (dâvalı-dâvacı) arasındaki ihtilafı çözdüğü zaman: "Hâkim iki hasmın arasını fethetti" derler. Hükmetti, çözüme kavuşturdu mânasında, hâkime fâtih dendiği de olmuştur. Mamafih "Kullarına rızk ve rahmet kapılarını açan", rızıklarından kapanmış olanları açan mânasına da gelir.

    el-Kâbız: Kullarının rızkını lütfu ve hikmetiyle tutan mânasına gelir.

    el-Bâsıt: Kullarına rızkı açıp cûd ve rahmetiyle genişleten demektir. Böylece Cenâb-ı Hakk, hem ihsan sahibi, hem de onu men edici olmaktadır.

    el-Hâfid: Cebbarları ve firavunları alçaltan demektir. Yâni onları horlar ve değersiz kılar demektir.

    er-Râfi': Velîlerini, dostlarını yüeltir. Azîz kılar demektir. Böylece Allah, hem zelîl hem de azîz kılıcı olmaktadır.

    el-Hakem: Hâkim demektir. Bu da hakikatı hükmetme yetkisi kendis ne verilen, ona gönderilen demek olur.

    el-Adlu: Kendinde heva meyli olmayan, hükümde doğruluktan ayrılmayan cevre yer vermeyen mânasına gelir. Aslında masdardır. Ancak âdil makamında kullanılmıştır. Âdil'den daha beliğdir, çünkü müsemma, fiilin kendisiyle isimlenmiştir.

    el-Latîfu: Arzunu sana rıfkla ulaştıran demektir. "Mahiyeti, idrak edilemeyecek kadar latîf" mânasına geldiği de söylenmiştir.

    el-Habîru: Olanı ve olacağı bilen kimseye denir.

    el-Gafûru: Bağışlamada mübalağa eden, çok bağışlayan demektir.

    eş-Şekûru: Kullarını, sâlih fiilleri sebebiyle mükâfatlandıran ve sevap veren demektir. Allah'ın kullarına şükrü, onlara mağfireti ve ibâdetlerini kabul etmesidir.

    el-Kebîru: Celâ1 (büyüklük) ve şânının yüceliği sıfatlarını taşıyan kimsedir.

    el-Mukîtu: Muktedir demektir. Ayrıca, mahlukâta gıdalarını veren mânasına geldiği de söylenmiştir.

    el-Hasîbu: el-Kâfi demektir. Muf'il mânasında fâildir, tıpkı mü'lim mânasında elim gibi, hasîb'in muhâsib mânasında kullanıldığı da söylenmiştir.

    er-Rakîbu: Kendisinden hiçbir şey gâib olmayan hâfîz (muhâfız) demektir.

    el-Mucîbu: Kullarının duasını kabul edip, icâbet eden zât demektir.

    el-Vâsiu: Zenginliği, bütün fakrlar bürüyen; rahmeti herşeyi kuşatan demektir.

    el-Vedûdu: el-Vedd (sevgi) kelimesinden mef'û1 mânasında feûl'dür. Allah Teâlâ Mevdûd'dur. Çok sevilir. Yani velilerinin kalbinde sevgilidir. Veya fâil mânasında feûldür. Yani Allah Teâla sâlih kullarını sever, bu da "onlardan razı olur" demektir.

    el-Mecîdu: Keremi geniş olan demektir. Şerif mânasını taşıdığı da söylenmiştir.

    el-Bâisu: Mahlukâtı, ölümden sonra kıyamet günü yeniden diriltir demektir.

    eş-Şehîdu: Kendisinden hiçbir şey gâib olmayan kimse demektir. Şâhid ve şehîd aynı mânada kullanılır, tıpkı âlim ve alîm kelimeleri gibi. Mâna şöyledir: Allah, (her yerde) hâzırdır. Eşyayı müşahede edip her an görür.

    el-Hakku: Varlığı ve vücudu gerçek olan demektir.

    el-Vekîlu: Kulların rızıklarına kefil demektir. Hakikat şudur: Kendisine tevkîl edilmiş olanı işinde müstakil söz sâhibi olmaktır. Bu hususta şu âyet hatırlanabilir: "(Dediler ki) Allah bize yeter, O ne güzel vekildir" (A1-i İmrân 173).

    el-Kaviyyu: el-Kâdir (güçlü) demektir. Ayrıca: "Kudreti ve kuvveti tam, O'nu hiçbir şey âciz kılamaz" mânasına da gelir.

    el-Metînu: Şedîd ve kavî olup, hiçbir fiilinde meşakkatle karşılaşmayan demektir.

    el-Veliyyu: Nâsır (yardımcı) demektir. Ayrıca: "İşlerin kendisiyle yürüdüğü mütevelli, yetimin velîsi gibi" diye de açıklanmıştır.

    el-Hamîdu: Fiiliyle hamde hak kazanan mahmûd kimsedir. Bu kelime mef'ûl mânasında fâildir.

    el-Muhsî: İlmiyle herşeyi sayan, nazarından büyük veya küçük hiçbir şey kaçmayan kimse demektir.

    el-Mübdiu: Eşyayı yoktan ilk defa var eden, yaratan demektir.

    el-Muîdu: Mahlukâtı hayattan sonra tekrar ölüme, öldükten sonra da tekrar hayata iâde eden kimse demektir.

    el-Vâcidu: Fakirliğe düşmeyen zengin demektir. Bu kelime, gına demek olan cide kökünden gelir.

    el-Vâhidu: Tek başına devam eden, yanında bir başkası olmayan ferd'dir. Ayrıca, şerik ve arkadaşı olmayan kimse mânas da mevcuttur.

    El-Ahadu: Ferd demektir. Ahad ile vâhid arasındaki farka gelince, ahad, kendisiyle bir başka adedin zikredilmesini men edecek bir yapıya sâhiptir. Kelime hem müzekker, hem de müennestir. "Bana kimse (ahad) gelmedi derken, gelmeyen hem erkektir, hem de kadındır." Vâhid'e gelince bu sayıların ilki olarak vazedilmiştir: "Bana halktan biri (vahid) geldi" denir ama, "Bana haktan kimse (ahad) geldi" denmez. Vâhid, emsâl ve nazîri kabûl etmeyen bir mâna üzere bina edilmiştir. Ahad ise ifrad ve arkadaşlardan yalnızlık üzere bina edilmiştir. Öyle ise, vâhid, zât itibariyle münferiddir, ahad ise mâna itibariyle münferiddir.

    es-Samedu: İhtiyaçlarını temin etmek üzere, halkın kendisine başvurduğu efendidir. Yani halkın kendisine yöneldiği kimsedir.

    el-Muktediru: Kudret kökünden müfteil babındandır. Kâdir'den daha öte bir güçlülük ifâde eder.

    el-Mukaddimu: Eşyayı takdim edip, yerli yerine koyan demektir.

    el-Muahhiru: Eşyayı yerlerine te'hir eden demektir. Kim takdime hak kazanırsa ona takdîm eder, kim de te'hîre hak kazanırsa ona da te'hîr eder.

    el-Evvelu: Bütün eşyadan önce var olan demektir.

    el-Âhiru: Bütün eşyadan sonra bâkî kalacak olan demektir.

    ez-Zâhiru: Herşeyin üstünde zâhir olan ve onların üstüne çıkan şey demektir.

    el-Bâtınu: Mahlukâtın nazarlarından gizlenen demektir.

    el-Vâlî: Eşyanın mâliki ve onlarda tasarruf eden demektir.

    el-Müteâli: Mahlukâtın sıfatlarından münezzeh olan, bu sıfatların biriyle muttasıf olmaktan yüce ve âlî olan.

    el-Berru: Katından gelen bir iyilik ve lütufla, kullarına karşı merhametli, şefkatli demektir.

    el-Müntakimu: Dilediğine ceza vermede şiddetli davranan demektir. Nekame kökünden müfteil babında bir kelimedir. Nekame, hoşnudsuzluğun öfke ve nefret derecesine ulaşmasıdır.

    el-Afuvvu: Afv'dan feûl babında bir kelimedir. Bu bâb mübalağa ifâde eder. Öyle ise mâna: "Günahları çokça bağışlayan" dcmek olur.

    er-Raûfu: Katından gelen bir re'fetle (şefkatle) kullarına merhametli ve şefkatli olan demektir. Re'fetle rahmet arasındaki farka gelince; rahmet bazan maslahat gereği istemeyerek de olabilir. Re'fet isteksiz olmaz, isteyerek olur.

    Zü'l-Celâl: Celâl, celîl'in masdarıdır. Celâl, celâlet, nihâyet derecede büyüklük, azamet demektir. Zü'l-Celâl büyüklük sahibi olan mânasına gelir.

    el-Muksidu: Hükmünde âdil, demektir. Ef'àl babında adaletli oldu mânasına olan bu kelime, sülâsî aslında zulmetti mânasına gelir. Nitekim kasıt; cevreden, zâlim demektir.

    el-Câmiu: Kıyamet günü mahlukâtı toplayan demektir.

    el-Mâniu: Dostlarını, başkalarının eziyetinden koruyan yardımcı demektir.

    en-Nûru: Körlüğü olanları nuruyla görür kılan, dalâlette olanları da hidâyetiyle irşâd eden demektir.

    el-Vârisu: Mahlukâtın yok olmasından sonra da bâki kalan demektir.

    er-Reşîdu: Mahlukâta maslahatların gösteren demektir.

    es-Sabûru: Âsîlerden intikam almada acele etmeyen, cezalandırmayı belli bir müddet te'hîr eden demektir. Allah'ın sıfatı olarak sabûr'un mânası halîm'in mânasına yakındır. Ancak ikisi arasında şöyle bir fark vardır: Sabûr sıfatında cezanın mutlaka olacağını beklemeyebilirler. Ancak halîm sıfatıyla Allah'ın cezasına kesin nazarıyla bakarlar.

    Allah inkarcıların söylediklerinden münezzeh ve mukaddestir, uludur, yücedir.

    NAMAZ DUALARI

    1768 - Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) namaz için tahrime tekbirini alınca kıraate geçmezden önce bir müddet süküt buyurmuştur. Ben:

    "Ey Allah'ın Resûlü, dedim, anam babam sana feda olsun, tekbir ile kıraat arasındaki süküt esnasında ne okuyorsunuz?" Bana şu cevabı verdi:

    "Ey Allahım, beni hatalarımdan öyle temizle ki, kirden paklanan be-yaz elbise gibi olayım. Allahım beni, hatalarımdan su, kar ve dolu ile yıka" diyorum."

    Buhârî, Ezân 89; Müslim, Mesâcid 147, (598); Ebû Dâvud, Salât 123, (781); Nesâî, İftitâh 15, (2,128,129).

    Ebû Dâvud, Nesâî (ve Buhârî'nin) rivâyetlerinin başında şu ziyade vardır: "Allahım, benimle hatalarımın arasını doğu ile batının arası gibi uzak kıl,"

    1769 - İbnu Ömer (radyallahu anhumâ) anlatıyor: "Biz, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ile birlikte namaz kılarken, cemaatten biri aniden:

    "Allahu ekber kebîrâ, velhamdü lillâhi kesîrâ, subhânallâhi bükraten ve asîlâ (Allah, büyükte büyüktür, Allah'a hamdimiz çoktur, sabah akşam tesbihimiz Allah'adır!" dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) efendimiz:

    "Bu sözleri kim söyledi?" diye sordu. Söyleyen adam:

    "Ben, ey Allah'ın Resûlü" dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesellâm) efendimiz:"

    "O sözler hoşuma gitti. Sema kapıları onlara açıldı" buyurdu. İbnu Ömer (radıyallâhu anhümâ) der ki: "Söylediği günden beri o zikri okumayı hiç terketmedim."

    Müslim, Mesâcid 150, (601); Tirmizî, Daavât 137, (3586); Nesâî İftitâh 8, (2,125).

    Nesâî, bir rivâyette şu ziyâdede bulunmuştur: "On iki adet meleğin, bu sözleri (yükseltmek üzere) koşuştuklarını gördüm."

    1770 - Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) namaz kılarken nefes nefese bir adam geldi ve:

    "Allahu ekber, Elhamdü lillâhi hamden kesîran tayyiben mubâreken fîhi. (Allah büyüktür, çok temiz ve mübârek hamdler Allah'adır!)" dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) namazı bitirince:

    "Şu kelimeleri hanginiz söyledi?" diye sordu. Cemaat bir müddet sessiz kaldı, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):

    "(Kim söylediyse çekinmesin, benim desin), Zîra fena bir şey söylemiş değil)" dedi. Bunun üzerine adam:

    "Ben, ey Allah'ın Resûlü!" dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) da:

    "Ben on iki melek gördüm. Her biri, bu kelimeleri (Allah'ın huzuruna) kendisi yükseltmek için koşuşmuşlardı."

    Müslim, Mesâcid 149, (600); Ebû Dâvud, Salât 121, (763): Nesâî, İftitâh 19, (2,132,133).

    1771 - Hz. Câbir (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) namaza başlarken tekbir getirir, sonra (bazan) şunu okurdu: "İnne salâtî ve nüsükî ve mahyâye ve memâtî lillâhi Rabbi'l-âlemîn. Lâ şerîke lehu ve bi-zâlike ümirtü ve ene evvelü'l-müslimîn. Allahümmehdinî li-ahseni'l a'mâli ve ahseni'l-ahlâki. Lâ yehdî li-ahseniha illâ ente. Ve kınî seyyie'l-a'mâl ve seyyie'l-ahlâk. Lâ yakî seyyiehâ illâ ente. (Namazım, ibâdetim hayatım ve ölümüm âlemlerin Şeriksiz Rabbi Allah içindir. Ben bununla emrolundum. Ben bu emre teslim olanların ilkiyim. Ey Allah'ım, beni amellerin ve ahlâkın en iyisine sevket. Bunların en iyisine senden başka sevkeden yoktur. Beni kötü amellerden ve kötü ahlâktan koru, bunların kötülerinden ancak sen korursun."

    Nesâî, İftitâh 16, (2,129).

    1772 - Muhammed İbnu Mesleme (radıyallâhu anh)anlatıyor:

    "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) nâfile namaz kılmak için kalktığı vakit (bazan) şunu okurdu:

    "Allahu ekber veccehtü vechiye li'llezî fatara's-Semâvâti ve'1-arza hanî-fen müslimen ve mâ ene mine'l-müşrikîn... (Allah büyüktür. Yüzümü Ha-nîf ve Müslüman olarak semâvat ve arzı yaratan Allah a yönelttim. Ben müşriklerden değilim). . . ")

    Devamını Hz. Câbir (radıyallâhu anh)'in rivâyetinde olduğu şekilde zikretti. Sonra şunu okudu:

    "Allahümme ente'l-Meliku. Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke ve bihamdike Allahım (kâinatın gerçek) Meliki sensin. Senden başka ilah yoktur. Seni hamdinle takdîs ederim]. " Sonra kıraata geçti."

    Nesâî, İftitâh 17, (2,131).

    1773 - Hz. Aişe (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) namaza (iftitah tekbiri ile) başlayınca şunu okurdu:

    "Subhâneke Allahümme ve bi-hamdike ve tebârekesmüke ve teâlâ ceddüke ve lâ ilâhe gayruke. (Allah'ım seni her çeşit noksan sıfatlardan takdîs ederim, hamdim sanadır. Senin ismin mübârek, azametin yücedir, senden başka ilah da yoktur)."

    Tirmizî, Salat 179, (243); Ebû Dâvud, Salat 122, (776); İbnu Mâce, İkâmeti's-Salat 1, (804).

    RÜKÜ VE SECDELERDE OKUNACAK DUALAR

    1774 - İbnu Abbâs (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Haberiniz olsun, ben rükü ue secde hâlinde Kur'ân okumaktan men edildim. Öyleyse rüküda Rabb Teâlâ'yı tâzim edin, secdede ise dua etmeye gayret edin, (zira secdede iken yaptığınız dua) icâbet edilmeye Iâyıktır."

    Müslim, Salât 207 (479); Ebü Dâvud, Salât 152, (876); Nesai, İftitâh 98, (2,189).

    1775 - Ebü Hüreyre (radıyallâhu anh) hazretleri anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm), secdelerinde şunları söylerdi: "Allahümmağfirli zenbi küllehu, dıkkahu ve cüllehu, evvelehu ve âhirehu, sırrahu ve alâniyyetehu. (Allahım! Büyük-küçük birinci sonuncu, gizli-açik, bütün günahlarımı mağfiret buyur. "

    Müslim, Salât 216, (483); Ebu Dâvud, Salât 152, (878).

    1776 - Hz. Aişe (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: "Resullulah (aleyhissalatu vesselâm) rüküsunda ve secdelerinde şu duayı çokca okurdu:

    "Sübhânekallâhümme Rabbenâ ve bi-hamdike, Allahümmağfirli. (Allah'ım, seni takdis ve tenzih ederim. Rabbimiz! Takdisimiz hamdinledir. Ey Allahım, beni mağfiret et.)" Bu duayı okumakla Kur'ân'a yani Kur'ân'ın: "Rabbini hamd ile tesbih et" (Nasr 3) âyetineuyuyordu."

    Buhâri, Ezân 123, 139, Meğâzi 50, Tefsir, İzâcâe nasrullahi ve'l-Feth; Müslim, Salât 217, (484); Ebü Dâvud, Salât 152, (877); Nesâi, İftitâh 153, (2, 219).

    Müslim, Ebu Dâvud ve Nesâi'de gelen bir rivâyette şöyle denir: "Resüllullah (aleyhissalatu vesselâm) rükü ve secdesinde şöyle derdi: "Subbühun kuddüsün Rabbü'l-melaiketi ver-Rühi, (Münezzehsin, mükaddessin, meleklerin ve Ruh'un Rabbisin)".

    1777 - Muvatta, Tirmizi ve Ebu Davud'un bir rivâyetinde şöyle denir: "Resülullah (aleyhissalatu vesselâm)'ı yatakta kaybettim ve araştırdım, derken elim ayağının altına rastladı. Secdede idi ve: "Allahümme inni eüzu bi-rızâke min sahtike ve eüzu bi-muâfâtike min ukübetike ve eüzu bike minke Lâ uhsi senâen aleyke. Ente kemâ esneyte alâ nefsike. (Allahım! Senin rızanı şefaatçi kılarak öfkenden sana sığınıyorum. Affını şefaatçi yaparak cezandan sana sığınıyorum. Senden de sana sığınıyorum. Sana layık olduğun senâyı yapamam. Sen kendini sena ettiğin gibisin)" diyordu."

    1778 - İbnu Mes'ud (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Sizden biri rükü edince üç kere "Sübhâne rabbiyel azim (Büyük Rabbim (her çeşit kusurdan) münezzehdir" desin. Bu, en az miktardir. Secde yapınca da üç kere "Sübhane Rabbiye'l a'lâ (Ulu Rabbim (her çeşit kusurdan) münezzehdir" desin. Bu da en az miktardır."

    Ebu Dâvud, Salât 154, (886); Tirmizi, Salât 194, (261).

    1779 - Hz. Câbir (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm), rükü yaptığı zaman: "AIIahümme Ieke reka'tu ve bike âmentü ve leke eslemtü ve aleyke tevekkeltü ente Rabbiye, haşaa sem'i ve basari ve Iahmî ve demi ve izâmi IiIIahi Ràbbi'I-âlemin. (Ey AIIahım sana rükü yapıyorum, sana inandım, sana teslim oldum, sana tevekkül ettim. Sen Rabbimsin, kulağım, gözüm, etim, kanım ve kemiklerim ÂIemIerin Rabbi olan Allah önünde haşyette, tezeIIüIdedir."

    Nesâi, İftitâh 104, (2,192). Bu rivâyet Müslim'de gelen uzun bir rivayetin bir parçasıdır (Salâtu'l-Müsâfirin) 201, (771).

    1780 - İbnu Ebi Evfâ (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalatu vesselâm) sırtını rüküdan kaldırdığı zaman: "SemiaIlâhu Iimen hamideh, Allahümme Rabbenâ Ieke'I-hamdü mil'es-semâvâti ve miI'eI-arzi ve miI'e mâ şi'te min şey'in ba'du. (AIIah, kendisine hamd edeni işitir. Ey AIIahım, ey Rabbimiz, semâlar dolusu, arz dolusu ve bunlardan başka istediğin her şey dolusu hamdler sana olsun"

    Müslim, Salat 204, (476); Ebu Dâvud, Salat 144, (846).

    1781 - İbnu Abbâs (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) iki secde arasında: "Allahümme'ğfir li ve'rhamni, ve'cbürni, ve'hdini ve'rzukni. (Allahım bana mağfiret et, merhamet et, beni zengin kıl, bana hidâyet ver, bana rızık ver) derdi".

    Ebü Dâvud, Salât 145, (850); Tirmizi, Salât 211, (284); İbnu Mâce, Salât 23, (898).

    1782 - Hz. Ali (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) secde ettiği vakit şöyle dua okurdu: "Allahım sana secde ettim, sana inandım, sana teslim oldum. Yüzüm de, kendisini yaratıp şekillendiren, ona kulak, göz takan yaratanına secde etmiştir. Yaratanların en güzeli olan Allah ne yücedir" (Hacc 14).

    Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın teşehhüdle selam arasında okuduğu en son duası: "Allahümmağfir Ii mâ kaddemtü ve mâ ahhartü ve ma esrertü ve mâ a'Ientü ve maesreftü ve mâ ente a'Iemu bihi minnî ente'I-mukaddim ve ente'I-muahhir. Lâ ilâhe illâ ente. (Allahım, geçmiş ömrümde yaptıklarımı, gelecekte yapacaklarımı, gizli işlediklerimi, aleni yaptıklarımı, israflarımı, benim bilmediğim fakat senin bildiğin kusurlarımı affet. İlerleten sen, gerileten de sensin, senden başka ilah yoktur)".

    Müslim, Salâtul-Müsâfirin 201, (771), Tirmizi, Daavât 32, (3417, 3418, 3419); Ebü Dâvud, Salât 121, (760); Nesâi, İftitâh 17, (2,130).

    1783 - Abdullah İbnu Amr İbni'l-As (radıyallâhu anhüma) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a, Hz. Ebü Bekir (radıyallâhu anh) gelerek:

    "Bana namazda okuyacağım bir dua öğret" dedi. Resülullah (aleyhissalatu vesselam) ona şu duayı okumasını söyledi:

    "Allahümme inni zalemtü nefsi zulmen kesiran ue lâ yağfiru z-zünübe illâ ente fà'ğfir li mağfireten min indike verhamni inneke ente'l-ğàfüru'r-rahim. (Allahım ben nefsime çok zulmettim. Günahları ancak sen affedersin. Öyle ise beni, şanına layık bir mağfiretIe bağışla, bana merhamet et. Sen affedici ve merhamet edicisin".

    Buhâri, Sıfâtu's-Salât 149, Daavât 17, Tevhid 9; Müslim, Zikr 48, (2705); Tirmizi, Daavât 98, (3521); Nesâi, Sehiv 58, (3, 53).

    TEŞEHHUDDEN SONRA OKUNACAK DUA

    1784 - İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) hazretleri anlatıyor:

    "Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) teşehhüdden sonra şunu okurdu: "Allahümme inni eüzu bike min azâbi cehennem ve eüzu bike min azâbi'I-kabri ve eüzu bike min fitneti'd-Deccâl ve eüzu bike min fitneti'I-mahyâ ve'I-memât. (AIIahım, ben cehennem azabından sana sığınırım. Kabir azabından da sana sığınırım. Deccal fitnesinden de sana sığınırım, hayat ve ölüm fitnesinden de sana sığınırım)".

    Ebu Dâvud, Salât 184, (984).

    SELAMDAN SONRA OKUNACAK DUA

    1785 - İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın geceleyin namazdan çıkınca şu duayı okuduğunu işittim: "ÂlIahım! Senden, katından vereceğin öyIe bir rahmet istiyorum ki, onunla kalbime hidayet, işlerime nizam, dağınıklığıma tertip, içime kâmil iman, dışıma amel-i sâlih, amellerime temizlik ve ihlâs verir, rızana uygun istikâmeti ilham eder, ülfet edeceğim dostumu lutfeder, beni her çeşit kötülüklerden korursun.

    Allahım, bana öyle bir iman, öyle bir yakin ver ki, artık bir daha küfür (ihtimali) kalmasın. Öyle bir rahmet ver ki, onunla, dünya ve ahirette senin nazarında kıymetli olan bir mertebeye ulaşayım.

    Allahım! Hakkımızda vereceğin hükümde lütfunIa kurtuluş istiyorum, (kurbuna mazhàr olan) şühedâya has makamları niyaz ediyorum, bahtiyar kulların yaşayışını diliyorum, düşmanlara karşı yardım taleb ediyorum!

    Allahım! Anlayışım kıt, amelim az da olsa (dünyevi ve uhrevi) ihtiyaçlarımı senin kapına indiriyor (karşılanmasını senden taleb ediyorum). Ràhmetine muhtacım, halimi arzediyorum. (İhtiyacım ve fakrim sebebiyledir ki) ey işlere hükmedip yerine getiren, kalplerin ihtiyacını görüp şifâyâb kilan Rabbim! Denizlerin aralarını ayırdığın gibi benimle cehennem azabının arasını da ayırmanı, helâke dâvetten, kabir azabindan korumanı diliyorum.

    Allahım! Kullarından herhangi birine verdiğin bir hayır veya mahlukatindan birine vaadettiğin bir lütuf var da buna idrakim yetişmemiş, niyetim ulaşamamış ve bu sebeple de istediklerimin dışında kalmış ise ey âlemlerin Rabbi, onun husülü için de sana yakarıyor, bana onu da vermeni rahmetin hakkında senden istiyorum.

    Ey Allahım! Ey (Kur'ân gibi, din gibi) kuvvetli ipin, (şeriat gibi) doğru yolun sahibi! Kâfirler için cehennem vaadettiğin kıyamet gününde, senden cehenneme karşı emniyet, arkadan başlayacak ebediyet gününde de huzur-i kibriyana ulaşmış mukarrebin meleklerle, (dünyada iken çok) rükü ve secde yapanlar ve ahidlerini ifa edenlerle birlikte cennet istiyorum. Sen sınırsız rahmet sahibisin, sen (seni dost edinenlere) hadsiz sevgi sahibisin, sen dilediğini yaparsın. (Dilek sahipleri ne kadar çok, ne kadar büyük şeyler isteseler hepsini yerine getirirsin.)

    Allahım! Bizi, sapıtmayıp, saptırmayan hidâyete ermiş hidâyet rehberleri kıl. Dostlarına sulh (vesilesi), düşmanlarına da düşman kıl. Seni seveni (sana olan) sevgimiz sebebiyle seviyoruz. Sana muhâlefet edene, senin ona olan adâvetin sebebiyle adavet (düşmanlık) ediyoruz.

    Allahım! Bu bizim duamızdır. Bunu fazlınla kabul etmek sana kalmıştır. Bu, bizim gayretimizdir, dayanağımız sensin.

    Allahım! Kalbime bir nur, kabrime bir nur ver; önüme bir nur, arkama bir nur ver; sağıma bir nur, soluma bir nur ver; üstüme bir nur, altıma bir nur ver; kulağıma bir nur, gözüme bir nur ver; saçıma bir nur, derime bir nur ver; etime bir nur, kanıma bir nur ver; kemiklerime bir nur koy!

    Allahım nurumu büyüt, (söylediklerimin hepsine bedel olacak) bir nur ver, (söylenmiyenleri de kuşatacak) bir nur daha ver!

    İzzeti bürünmüş, onu kendine alem yapmış olan Zât münezzehtir. Büyüklüğü bürünmüş ve bu sebeple kullarına ikramı bol yapmış olan Zât münezzehtir. Tesbih ve takdis sadece kendine layık olan Zat münezzehtir. Fazl ve nimetler sâhibi Zàt münezzehtir. Azamet ve kerem sahibi Zât münezzehtir. Celal ve ikrâm sâhibi Zat münezzehtir."

    Tirmizi, Daavât 30, (3415).

    1786 - Hz. Sevbân (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) selam verip (namazdan çıkınca) üç kere istiğfarda bulunup: "Âllahümme entes-selâm ve minke's-seIâm tebârekte ve teâleyte yâ ze'l-celâli ve'I-ikrâm. (Allahım sen selamsın. Selàmet de sendendir. Ey celâl ve ikrâm sâhibi sen münezzehsin, sen yücesin)" derdi."

    Müslim, Mesâcid 135, (591); Tirmizi, Salât 224, (300); Ebu Dâvud, Salât 360 (1513); Nesâi, Sehv 80, (3, 68).

    1787 - Kà'a İbnu Ucre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) duyurdular ki: "Namazın takipçileri (muakkibât) var. Onları her namazın peşinden söyleyenler -veya yapanlar- (cennet ve mükafaat hususunda) hüsrâna uğramazlar. Bunlar otuz üç adet tesbih, otuz üç adet tahmid, otuzdört adet tekbir'dir".

    Müslim, Mesâcid 144, (596); Tirmizi Daavât 25, (3409); Nesâi, 91, (3, 75).

    Nesâi'nin Zeyd İbnu Sâbit (radıyallâhu anh)'ten yaptığı bir rivâyette şöyle denmektedir: "Bu emredildiği zaman Ensâr'dan bir adam rüyasında görür ki bir kimse: "Bunu yirmi beş yapın, tehlili de ilâve edin" demektedir. Sabah olunca bunu Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm)'aanlattı. Efendimiz : "Söylendiği şekilde yapın!" buyurdu".

    1788 - Ebu Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kim sabah namazının arkasından yüz kere tesbihde ve yüz kere tehlilde bulunursa, deniz köpüğü gibi çok bile olsa günahları affedilir".

    Nesai, Sehv 95, (3, 79).

    1789 - Ukbe İbnu Amir (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) her namazın arkasından muavvizâtı okumamı emretti."

    Ebu Dâvud, Salât 361, (1523); Nesâi, Sehv (79, (3, 68).

    TEHECCÜD NAMAZI ESNASINDA DUA

    1790 - Hz. İbnu Abbâs (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) teheccüt namazı kılmak üzere geceleyin kalkınca şu duayı okurdu: "AIIahım, Rabbimiz! Hamdler sanadır. Sen arz ve semâvatin ve onlarda bulunanIarın kayyumu ve ayakta tutanısın, hamdler yalnızca senin içindir. Sen semâvat ve arzın ve onlarda bulunanların nûrusun, hamdler yalnızca sanadır. Sen haksın, va'din de haktır. Sana kavuşmak haktır, sözün haktır. Cennet haktır, cehennem de haktır. Peygamberler hàktır, Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm) de haktır. Kıyamet de haktır.

    AIIahım! Sana teslim oldum, sana inandım, sana tevekkül ettim. Sana yöneldim. Hasmına karşı senin (bürhanın) iIe dâva açtım. Hakkımı aramada senin hakemliğine başvurdum. Önden gönderdiğim ve arkada bıraktığım hatalarımı affet. Gizli işlediğim, aleni yaptığım, benim bilmediğim, senin benden daha iyi bildiğin hatalarımı da affet! İlerleten sen, gerileten de sensin. Senden başka ilah yoktur".

    Buhâri, Teheccüt 1, Daavât 10 Tevhid 8, 24, 35; Müslim, Salâtu'l-Müsâfirin 199, (769); Muvatta, Kur'ân 34, (1, 215, 216); Tirmizi, Daavât 29, (3414); Ebü Dâvud, Salât 121, (771); Nesâi, Kıyâmu'l-Leyl 9, (3, 209, 210).)

    AKŞAM VE SABAH YAPILACAK DUALAR

    1791 - İbnu Mes'ud (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalatu vesselâm) akşam olunca şu duayı okurdu:

    "Elhamdulillah geceye erdik. Mülk de, Allah için geceye erdi. AIlah'tan başka ilâh yoktur. Tektir, ortağı yoktur. Mülk O'nundur, hamdler 0'nàdır, O, her şeye kâdirdir. Rabbim! Bu gecede olacak hayrı, bundan sonra olacak hayrı senden taleb ediyorum. Bu gecede olacak şerden ve bundan sonra olacak şerlerden sana sığınıyorum. Ràbbim! TembeIlikten yaşlılığın kötülüklerinden sana sığınıyorum. Rabbim! Cehennem azabından, kabir azabından sana sığınıyorum!"

    İbnu Mes'ud (radıyallahu anh) devamla, Resülullah (aleyhissalatu vesselâm)'ın sabah olunca şu duayı okuduğunu söyledi:

    "ElhamduIiIIah sabaha erdik. Mülk de AIIah için sabaha erdi."

    Müslim, Zikr 75, (2723); Tirmizi, Daavât 13, (3387); Ebu Dâvud, Edeb 110, (5071).

    1792 - Ebu Selâm, Hz. Enes (radıyallâhu anh)'ten naklediyor: "Resülullah (aleyhissalatu vesselâm)'ın şöyle söylediğini işittim: "Kim akşama ve sabaha erdiği zaman: "Rabb olarak Allah, din olarak İslâm'a, resül olarak Muhammed (aleyhissalatu vesselâm)'e razı olduk" derse onu razı etmek de Allah üzerine bir hak olmuştur".

    Rezin bu duaya: "Kıyamet günü" ifadesini ilave etmiştir.

    Ebü Dâvud, Edeb 110, (5072) İbnu Mâce, Dua 14, (3870).

    1793 - Abdullah İbnu Gannâm el-Beyâzi (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kim sabaha erdiği zaman: "Allahım, benimle veya mahlukatından herhangi biriyle hangi nimet sabaha ermişse bu sendendir. Sen birsin, ortağın yoktur, hamdler sanadır, şükür sanadır" derse, o günkü şükür borcunu ödemiştir. Kim de aynı şeyler akşama erince söylerse o da o geceki şükür borcunu eda eder."

    Ebu Dâvud, Edeb 110, (5073).

    UYUMA VE UYANMA DUALARI

    1794 - Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) yatağına girdiği zaman şu duayı okurdu: "Bize yedirip içiren, ihtiyaçlarımız görüp bizi barındıran AIIah'a hamdolsun. İhtiyacını görecek, barınak verecek kimsesi olmayan niceleri var!"

    Müslim, Zikr 64, (2715); Tirmizi, Daavât 16, (3393); Ebü Dâvud, Edeb 107, (5053).

    1795 - Hz. Âişe (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: "Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) yatağına girdiği zaman, ellerine üfleyip Muavvizeteyn'i ve Kul hüvallahu ahad'i okur ellerini yüzüne ve vücuduna sürer ve bunu üç kere tekrar ederdi. Hastalandığı zaman aynı şeyi kendisine yapmamı emrederdi".

    Buhari Fedâilu'l-Kur'ân 14, Tıbb, 39, Daavat 12; Müslim, Selâm 50, (2192); Muvattâ, Ayn 15, (2, 942); Tirmizi, Daavât 21, (3399); Ebu Dâvud, Tıbb 19, (3902).

    1796 - Hz. Huzeyfe İbnu'l-Yemân (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) yatağına girince şu duayı okurdu:

    "Allahım! Senin adınla hayat bulur, senin adınla ölürüm".

    Sabah olunca da şu duayı okurdu:

    "Bizi öldürdükten sonra tekrar hayat veren AlIah'a hamdolsun!. Zaten dönüşümüz de O'nadır".

    Buhâri, Daavat 7, 8, 16, Tevhid 13; Tirmizi, Daavât 29, (3413); Ebü Dâvud, Edeb 177, (5049).

    1797 - Hz. Berâ (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Yatağına girdiğin zaman şu duayı oku: "Allahım nefsimi sana teslim ettim, yüzümü sana çevirdim, işlerimi sana emanet ettim sırtımı sana dayadım. Senin rahmetinden ümitvarım, gazabından da korkuyorum. Senin ikabına karşı, senden başka ne melce var, ne de kurtarıcı. İndirdiğin Kitab'a, gönderdiğin Peygamber (aleyhissalâtu uesselâm)'e imàn ettim"

    "Eğer bunu okuduğun gece ölecek olursan fıtrat üzere ölmüş olursun. Şayet sabaha erersen hayır bulursun."

    Buhâre, Daavât 7, 9; Tevhid 34; Müslim, Zikr 56, (2710); Tirmizi, Daavat 76, (3391); Ebu Dâvud, Edeb 107, (5046, 5047, 5048).

    Tirmizi'nin bir rivayetinde şöyle denmiştir: "Resülullah (àleyhissalâtu vesselâm), uyumak isteyince sağ yanı üzerine dayanır ve şöyle dua ederdi: "Allàhım! Kullarını topladığın -veya yeniden dirilttiğin- gün, beni azâbından koru".

    1798 - Hz. Aişe (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: "Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) geceleyin uyanınca şu duayı okurdu: "Allahım! Seni hamdinle tenzih ederim, Senden başka ilah yoktur. Günahım için affını dilerim, rahmetini taleb ederim. Allahım ilmimi artır, bana hidayet verdikten sonra kalbimi saptırma. Katından bana rahmet lutfet. Sen lutfedenlerin en cömerdisin".

    Ebu Dâvud, Edeb 108, (5061).

    1799 - Hz. Ali (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalatu vesselâm) yatacağı sırada şu duayı okurdu:

    "Allahım, kerim olan Zât'ın adına, eksiği olmayan kelimelerin adına, alınlarından tutmuş olduğun hayvanların şerrinden sana sığınırım. Allahım sen borcu giderir günahı kaldırırsın. Allahım senin ordun mağlub edilemez, và'dine muhalefet edilemez. Servet sahibine serveti fayda etmez, servet sendendir. Allahım seni hamdinle tesbih ederim".

    Ebu Dâvud, Ebed 107, (5052).

    1800 - Büreyde (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Bir gün, Hâlid İbnu Velid el-Mahzumi (radıyallâhu anh):

    "Ey Allah'ın Resülü, bu gece hiç uyuyamadım" diye Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselam)'e yakındı.

    Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) ona şu tavsiyede bulundu:

    "Yatağına girdinmi şu duayı oku: "Ey yedi kat semânın ve onların gölgelediklerinin Rabbi, ey arzların ve onların taşıdıklarının Rabbi, ey şeytanların ve onların azdırdıklarının Rabbi! Bütün bu mahlükâtının şerrine karşı, bana himâyekâr oI! 0l ki hiç birisi, üzerime âni çullanmasın, saldırmàsın. Senin koruduğun aziz olur. Senin övgün yücedir, senden başka ilah da yoktur, ilah olarak sâdece sen varsın."

    Tirmizi, Daavât 96, (3518).

    1801 - İmam Mâlik'ten rivayete göre, ona şu haber ulaşmıştır: "Hâlid İbnu'l-Velid (radıyallâhu anh), Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselam)'e:

    "Ben uykuda iken korkutuluyorum. (Ne yapmamı tavsiye buyurursunuz?)" diye sordu. Ona şu tavsiyede bulundu:

    "Allah'ın eksiksiz, tam olan kelimeleri ile O'nun gadabından, ikabından, kullarının şerrinden, şeytanların vesveselerinden ve (beni kötülüğe atan) beraberliklerinden AIlah'a sığınırım! de!".

    Muvatta, Şi'r 9, (2, 950).

    EVDEN ÇIKIŞ VE EVE GİRİŞ DUALARI

    1802 - Ümmü Seleme (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalatu vesselam) evinden çıktığı zaman şu duayı okurdu: "Allah'ın adıyla Allah'a tevekkül ettim. AIIahım! zillete düşmekten, dalâlete düşmekten, zulme uğramaktan, cahillikten, hakkımızda cehalete düşülmüş olmasından sana sığınırız".

    Tirmizi, Daavât 35, (3423); Ebü Dâvud, Edeb 112, (5094); Nesâi İstiâze 30, (8,268); İbnu Mâce, Dua 18, (3884).

    1803 - Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Evinden çıkınca kim: "Allah'ın adıyla, Allah'a tevekkül ettim, güç kuvvet Allah'tandır" derse kendisine: "İşine bak, sana hidâyet verildi, kifâyet edildi ve korundun da" denir, ondan şeytan yüz çevirir".

    Tirmizi, Daavât 34, (3422); Ebü Dâvud, Edeb 112, (5095); Nesâi, İstiâze (8,268).

    1804 - Ebü Mâlik eI-Eş'àri (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kişi evine girince şu duayı okusun: "AIIahım! Senden hayırlı girişler, hayırlı çıkışlar istiyorum. AIIah'ın adıyla girdik, AIIah'ın adıyla çıktık, Rabbimiz AIIah'a tevekkül ettik". Bu duayı okuduktan sonra ailesine selam versin".

    Ebu Dâvud, Edeb, 112, (5096).

    OTURMA-KALKMA DUALARI

    1805 - Ebu Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalatu vesselâm) hazretleri buyurdular ki: "Kim, malâyâni konuşmaların çok olduğu bir yere oturur da, oradan kalkmazdan önce şu duayı okursa bu yerde oturmaktan hasıl olan günahından arınmış olur:

    Allahım! Seni hamdinle tesbih ederim. Senden başka ilah olmadığına şehâdet ederim. Senden mağfiret diliyorum, Sana tevbe ediyor (af taleb ediyorum)".

    Tirmizi, Daavât 39, (2329).

    1806 - İbnu Ömer hazretleri (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir cemaatte oturduğu zaman, ashâbı için şu duayı okumadan nadiren kalkardı:

    "Allahım! Bize korkundan öyle bir pay ayır ki, bu, sana karşı işlenecek günahlarla bizim aramızda bir engel olsun. İtaatinden öyle bir nasib ver ki, o bizi cennete ulaştırsın. Yakîninden öyle bir hisse lutfet ki dünyevi musibetlere tahammül kolaylaşsın.

    Allahım! Sağ olduğumuz müddetçe kulaklarımızdan, gözlerimizden, kuvvetimizden istifade etmemizi nasib et. Aynı şeyi bizden sonra gelecek olan neslimize de nasib et. İntikamımızı, bize zulmedenlerden almışlardan kıl (mazlumlardan değil). Bize tecavüz edenlere karşı bizi muzaffer kıl. Bize, dini musibet verme. Dünyayı, ne asıl gayemiz kıl, ne de ilmimizin son hedefi. Bize merhametli olmayanı bize musallat etme."

    Tirmizi. Daavât 73, (3497).

    SEFERDE OKUNACAK DUA

    1807 - İmam Mâlik'e ulaştığına göre Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) sefer arzusuyla ayağını bineğinin özengisine koyduğu zaman şu duayı okurdu:

    "Bismillah! Allahım! Sen seferde arkadaşım, ailemde vekilimsin. Allahım, bize arzı dür, seferi kolaylaştır. Allahım, yolun meşakkatlerinden, üzüntülü dönüşten, mal ve ailede vuküa gelecek kötü manzaralardan sana sığınıyorum".

    Muvatta, İsti'zân 34, (2, 977).

    1808 - İbnu Ömer (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissâlatu vesselâm), seferden dönerken, uğradığı her tümsekte üç kere tekbir getirir, arkadan da: "Lâ ilâhe iIlaIIâhu vahdehu Iâ şerike Ieh, Iehü'I-mülkü ve Iehü'I-hamdü ve hüve aIâ külli şey'in kadir. (AIIah'tan başka ilah yoktur. O tekbir, ortağı yoktur, mülk O'nundur, hamd O'nadır. O herşeye kadirdir) dönüyoruz, tevbe ediyoruz, kulluk ediyoruz, secde ediyoruz, Rabbimize hamdediyoruz. AIIah va'dinde sâdık oldu, kuluna yardım etti. (Hendek Harbi'nde) müttefik orduları tek başına helâk etti" derdi.

    Buhâri, Daavât 52, Ömer 12, Cihâd 133, 197, Megâzi 29; Müslim, Hacc 428, (1344); Muvatta, Hacc 243, (1,421); Tirmizi, Hacc 104, (950); Ebu Dâvud, Cihâd 170, (2770).

    1809 - Hz. Ebu Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Bir adam Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselam)'e:

    "Ey Allah'ın Resülü, ben sefere çıkmak istiyorum bana tavsiyede bulun!" diye talepte bulundu. Efendimiz:

    "Sana Allah'tan korkmanı ve (yol boyu aştığın) her tepeııin başında tekbir getirmeni tavsiye ediyorum!" buyurdu. Adam döneceği sırada şu duada bulundu: "Allah'ım! Ona uzaklığı dür, yolculuğu kolay kıl."

    Tirmizi Daavat 47, (3441).

    1810 - Abdullah el-Hatmi (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) birisiyle vedalaştı mı şöyle derdi: "Dininizi emânetinizi ve işlerinizin âkibetini Allah'ın muhafazasına bırakıyorum".

    Ebu Dâvud, Cihâd 80 (2600); Tirmizi, Daavât 45, (3439).

    1811 - Hz. Abdullah İbnu Ömer (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor:

    "Resülullah (aleyhissalâtu vesselam) seferde iken gece olunca şu duayı okurdu:

    "Ey arz, benim de senin de Rabbimiz Allah'tır. Senin de, (sende bulunanların da sende yaratılmış olanların da, senin üzerinde yürüyenlerin de şerrinden Allah'a sığınırım. Arslanın, iri yılanın, yılanın, akrebin ve bu beldede ikâmet eden (insilerin ve cinni)lerin, İblis'in ve İblis neslinin şerrinden de Allah'a sığınırım."

    Ebu Dâvud, Cihâd 80, (2603).

    1812 - Havle Bintu Hàkim (radıyallâhu anh ) anlatıyor:

    "Resülullah (aleyhissalatu vesselam) efendimiz buyurmuşlardır ki: "Kim bir yerde konakladığı zaman şu duayı okursa, oradan ayrılıncaya kadar ona hiçbir şey zarar vermez: "Eüzü bi-kelimâtillahi't-tâmmât min şerri mâ halâka. (Allah'ın eksiksiz, mükemmel kelimeleri ile, yarattıklarının şerrinden AIlah'a sığınıyorum.)"

    Müslim, 54, (2708); Muvatta, İsti'zân 34 (2, 978); Tirmizi, Daavât 41, (3433).

    ÜZÜNTÜ VE TASA HALİNDE DUA

    1813 - Hz. Sa'd (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Balığın karnında iken, Zü'n-Nün'un yaptığı dua şu idi: Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke inni küntü mine'z-zâlimin. (Allahım! Senden başka ilâh yoktur, seni her çeşit kusurlardan tenzih edirim. Ben nefsime zulmedenlerdenim.)" Bununla dua edip de icâbet görmeyen yoktur."

    Tirmizi, Daavât 85. (3500).

    1814 - Hz. İbnu Abbâs (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: "Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) üzüntü sırasında şu duayı okurdu: "Halim ve azim. olan Allah'tan başka ilah yoktur. Büyük Arş'ın Rabbi olan Allah'tan başka ilah yoktur. Kıymetli Arş'ın Rabbi, arzın Rabbi, Semâvât'ın Rabbi olan Allah'tan başka ilah yoktur."

    Buhâri, Daavât 27, Tevhid 22, 23; Müslim, Zikr 83, (2730); Tirmizi, Daavât 40, (8431); İbnu Mâce, Dua 17, (3883).

    1815 - el-Hudri (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir gün Mescid'e girdi. Orada Ensâr'dan Ebü Ümâme (radıyallahu anh) denen kimse ile karşılaştı. Ona:

    "Ey Ebu Ümâme, niçin seni namaz vakti dışında Mescid'de oturmuş görüyorum?" diye sordu.

    "Peşimi bırakmayan bir sıkıntı ve borçlar sebebiyle ey Allah'ın Resülü" diye cevap verdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselâm):

    "Sana bazı kelimeler öğreteyim mi? Bunları ok
  • Allah’a İman
    Allah’a İman: Allah’ın her şeyin Rabb’i, sahibi ve yaratıcısı olduğuna kesin iman etmektir. Namaz, kurban, dua, ümit, korku, boyun eğme ve emsali ibadetlere sadece Allah’ın layık olduğuna; bütün kemal sıfatlarla sıfatlanmış; her noksan sıfattan münezzeh olduğuna itikat etmektir. Allah’a bu şekilde iman etmek O’nun üç hususta tevhidini içerir. Onlar:

    1) Rububiyetinin Tevhidi
    2) Uluhiyetinin Tevhidi
    3) İsim ve Sıfatlarının Tevhidi
    Bu hususlarda Allah’ın birlenmesinin manası: Allah’ın Rab ve İlah olmada, en güzel isim ve kemal sıfatlara sahip olmada birliğine itikat etmektir.

    Rububiyet Tevhidi
    Rububiyet Tevhidinin İcmali Manası:
    Allah’ın her şeyin Rabb’i ve O’ndan başka Rab olmadığına itikat etmektir.

    Rububiyet Tevhidinin Tafsili Manası:
    Rab kelimesi sözlükte, sahip olma, terbiye etme ve işleri idare etme vb. manalara gelir. Allah’ın mahlûkatı üzerindeki Rububiyeti ise; Mahlûkatı yaratan, rızkı veren, onların sahibi olup terbiye eden, gökten yere kadar bütün işleri idare eden varlık alarak bilinmesi ve birlenmesidir.

    Allah’ın Rububiyet tevhidiyle birlenmesi, O’nun mahlûkatı var edici, sahibi, hayat verici, vefat ettirici, fayda ve zarar verici, şiddet anında dua edenlerin duasına cevap verici, onlara gücü yeten, dilediğine dilediği kadar veren, dilediğini mahrum bırakan bir mabut olarak birlenmesi; yaratma O’na ait olduğu gibi emir vermenin de sadece O’na ait olmasının ikrarı ve teslimiyeti manasına gelir.

    Allah-u Teâlâ Kitabında şöyle buyuruyor:

    “İyi bilin ki, yaratma ve emir verme O’nundur...”

    A’raf 54

    Bu tevhide Allah’ın kaderine iman etmek de girer. Yani her hâdisenin Allah’ın bilgisi, iradesi ve kudreti dâhilinde olduğuna iman bu kısımdandır. Başka bir ifadeyle söyleyecek olursak bu tevhidin manası şudur Allah-u Teâlâ bu kâinatta var etme, kâinatın işlerini idare etme, bozma, yapma, yaşatma, öldürme, artırma, eksiltme vb. fiilleri yapan fail olduğuna ve bu fiillerde O’na kimsenin ortak olmadığına iman etmektir.

    Kur’an Rububiyet tevhidini bütün yönleriyle, detaylı ve sarih olarak açıklamıştır. Kur’an’da bunun zikredilmediği sure yok gibidir. Bu tevhit diğerlerine nispeten temel taşı gibidir. Çünkü yaratan, işleri idare eden ve her şeyin sahibi olan varlık ibadetlerle boyun bükerek kendisine yönelmeye tek hak sahibi demektir. Dolayısıyla O, hamd edilmeye, şükredilmeye, dua edilmeye, ümit edilmeye, korkulmaya vb. bütün ibadetlere hakkıyla layıktır.

    İbadetlerin en küçüğünden en büyüğüne kadar hepsi, yaratma ve emir verme sıfatına sahip olan Allah’a yapılacaktır. Yaratan işleri idare eden ve her şeyin sahibi Allah celal, cemal ve kemal sıfatlarla sıfatlanmaya hakkıyla layık olan varlıktır. Bu sıfatlar, sadece âlemlerin Rabb’i Allah’a mahsustur. Zira hayatı ezeli olmayan ve her şeye güç yetiremeyen varlıkların Rububiyeti mümkün değildir.

    Bundan dolayı Allah’a hamd, ibadet, bağlanma, teslim olma vb. hususlardan bahsedilirken Kur’an bu nevi tevhidi zikretmiştir. Kur’an’da Allah’ın güzel isimleri ve yüce sıfatları anlatılırken de yine Rububiyet tevhidinden bahsedilip onun açıklaması yapılmıştı.

    Müslüman Allah’ı hamd ile tesbih ederken kıldığı namazın her rekâtında “Hamd âlemlerin Rabb’i Allah içindir.” Fatiha ayetini zikreder.

    Allah’a teslim ve O’na bağlanma konumunda:
    “De ki hidayet ancak Allah’ın hidayetidir. Bize âlemlerin Rabb’ine teslim olmamız emredildi.” En’âm 71. ayetini zikreder.

    Allah’a teveccüh ve ihlâsla yönelme konumunda:
    “De ki benim namazım, kurban kesmem, hayatım ve ölümüm hep âlemlerin Rabb’i Allah içindir.” En’âm 162. ayetini okur.

    Allah’tan başka varlıkların velayetini reddedip sadece Allah’ın velayetini kabul edip O’na sığınma durumunda:
    Velayet: Velâ kelimesinden türeme bir sözcüktür anlamı; dostluk, sevmek, kayırmak, arka çıkmak vb. manalardır...

    “De ki, gökleri ve yeri yoktan var eden, besleyen, fakat kendisi beslenmeyen Allah’tan başka veli mi edineyim? Ben Müslüman olanların ilki olmakla emrolundum...” En’âm 14. ayetini tilavet eder.

    Rabb’ine dua konumunda:
    “İyi bilin ki yaratma ve emir (verme) O’nundur. Âlemlerin Rabb’i Allah ne yücedir. Rabb’inize yalvararak ve gizlice dua edin, çünkü O haddi aşanları sevmez.” A’raf 54. ayetini okur.

    Eşi ve ortağı olmayan Rabb’ine ibadet konumunda:
    “Ben niçin beni yaratana kulluk etmeyeyim?... O takdirde ben, apaçık bir sapıklık içinde olurum.” Yâsîn 22, 24. ayetini okur.

    “Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabb’inize kulluk edin ki (azabından) korunasınız. O Rab ki, yeri sizin için döşek, göğü de bina yaptı. Gökten su indirdi, onunla size rızk olarak çeşitli ürünler çıkardı. Öyleyse sizde bilerek Allah’a eşler koşmayın.” Bakara 21, 22. ayetini okur.

    Göklerin, yerin ve onların içindekilerin yaratıcısı olan Allah, ilah ve veli edinilmeye, teslim olunmaya, dua edilmeye, kendisine yönelmeye tek layık varlıktır. Kur’an Allah’ın göklere, yere ve onların içindekilere sahip olma ve onları idare etme şeklinde ifade edilen Rububiyetini, O’nun güzel isimleri ve yüce sıfatlarını birleştirmiş ve Allah-u Teâlâ şöyle buyurmuştur:

    “Allah ki kendinden başka ilah yoktur. Daima diri ve yarattıklarını koruyup gözetendir. Kendisini ne bir uyuklama ne de uyku tutmaz. Göklerde ve yerde olanların hepsi O’nundur. O’nun izni olmadan kendisinin katında kim şefaat edebilir? Onların önlerinde ve arkalarında olanı bilir. (Mahlûkat) O’nun ilminden, kendisinin dilediğinden başka bir şey kavrayamaz. O’nun kürsüsü, gökleri ve yeri kaplamıştır. Onları korumak kendisine ağır gelmez. O yücedir, büyüktür.”

    Bakara 255

    Gökleri ve yeri yaratan zat, ölmeyecek olan tek diri varlıktır. O yüce varlık:

    Kayyûm: Koruyup gözeten.

    Alîm: Her şeyi hakkiyle bilen.

    Hafîz: En iyi gözetip muhafaza eden.

    Aliyyu’l-Ağlâ: En yüce.

    “Yemin olsun ki, insanı biz yarattık ve nefsinin ona fısıldadığını biliriz çünkü biz ona şah damarından daha yakınız.”

    Kâf 16

    “Yaratan bilmez mi, O latiftir (bilgisi her şeyin özüne ulaşır, her şeyden) haberi olandır.”

    Mülk 14

    Netice olarak; Allah’ı Ulûhiyet sıfatıyla birlemeden, ibadetlerde Allah’a başkalarını ortak koşanlara; Allah’ı isim ve sıfatlarında birlemeyenlere aksine onları iptal veya mahlûkatın isim ve sıfatlarına benzetenlere veya fasit tevillerle onları tevil edenlere Allah her şeyin Rabb’i ve her şeyin yaratıcısı deyip ikrar etmeleri fayda vermeyecektir. Onları bu ikrarları küfür dairesinden çıkartıp iman dairesine sokmayacaktır.

    Allah-u Teâlâ Kitabında müşriklerin Allah’ın her şeyin yaratıcısı olduğunu ikrar ettiklerini haber vermektedir. Bununla beraber onlar müşrik olmaya devam etmişlerdir. Çünkü onlar Allah’ı Ulûhiyet sıfatında birlememişlerdir. Allah ile beraber gayrına da ibadet etmişlerdir. Buna ek olarak onlar Allah’ı isim ve sıfatlarında da birlememişler, aksine Allah’ın bazı isimlerini inkâr edip inanmamışlar, bazı isimlerini de tahrif etmişlerdir. Bu hususta Allah-u Teâlâ şöyle buyurmuştur:

    “En güzel isimler Allah’ındır. O halde Ona en güzel isimlerle dua edin. Onun isimleri hakkında mülhitlik edenleri bırakın; onlar yaptıklarının cezasını çekeceklerdir.”

    A’raf 180

    Bundan dolayı seleften bir gurup şöyle demiştir: Müşriklere, gökleri ve yeri kim yarattı diye sorsan elbette ki onları yaratan Allah’tır diye cevap verirler. Bununla beraber Allah’tan gayrına ibadet ederler. Allah-u Teâlâ, müşriklerin kendisinin yaratıcı, rızk verici ve her şeyin sahibi olduğuna inandıklarını haber vermektedir:

    “Onlara gökten su indirip ölmüş olan yeri onunla dirilten kimdir, diye sorsan; elbette ki Allah’tır derler...”

    Ankebût 63

    “Onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan, elbette Allah’tır derler.”

    Zuhruf 87

    “De ki, sizi gökten ve yerden kim rızıklandırıyor ya da o kulakların ve gözlerin sahibi kimdir, ölüden diriyi diriden ölüyü kim çıkartıyor, kim buyruğunu yürütüyor (kainatı yönetiyor)? Allah’tır diyecekler. De ki: O halde (O’nun azabından) korunmuyor musunuz?”

    Yûnus 31

    Ulûhiyet Tevhidi
    Ulûhiyet Tevhidinin Manası:
    Allah’ın gerçek ilah olduğuna, O’ndan gayrı gerçek ilah olmadığına kesin itikat etmek ve ibadetlerle O’nu birlemektir. İlah kelimesi ma’but manasına gelmektedir. Ma’bud kelimesi ise dilimizde, kendisine kulluk olunan varlık demektir. İbadet kelimesi ise sözlükte bağlanmak, zelil olmak ve boyun bükmek manalarına gelmektedir. Bazı âlimler ibadeti; kâmil bir sevgiyle tam bir boyun bükmedir, diye tarif etmişlerdir.

    Ulûhiyet tevhidi, açık olsun gizli olsun bütün ibadet nevini sadece Allah’a has kılmak üzere bina edilmiştir. Dolayısıyla ibadetlerden hiç bir şey O’nun gayrına sarf edilemez. Allah’a iman eden bir kişi sadece O’na ibadet eder, O’ndan gayrına ibadet etmez.

    Bu nevi tevhit aslında diğer bütün tevhit çeşitlerini de içerir. Ulûhiyet tevhidi, Rububiyet tevhidini, isim ve sıfatların tevhidini de kapsamına alır. Bir kulun Rabb’ini Rububiyet tevhidinde birlemesi, onun Allah’ı Ûluhiyet tevhidinde de birlemesi demek değildir. Kişi Rububiyetle alakalı sıfatlarını ikrar ettiği varlığa ibadet etmiyor olabilir. İsim ve sıfatların tevhidi de diğer tevhit çeşitlerini şümulüne almaz.

    Fakat Allah’ı Ulûhiyet sıfatında birleyen bir kul, ibadete sadece Allah’ın layık olduğunu, gayrının ibadete layık olmadığını; âlemlerin Rabb’inin Allah olduğunu O’nun güzel isimleri ve yüce sıfatları olduğunu ikrar eder. Bu sebepten La İlahe İllallah bütün tevhit nevilerini içermektedir.

    Bilindiği gibi La İlahe İllallah’ın ilk akla gelen manası, Allah’ın Rububiyet, isim ve sıfatlarındaki tevhidini içeren, Ulûhiyet tevhididir. Dolayısıyla Ulûhiyet tevhidi dinin başı ve sonu kabul edilmiş ve mahlûkat bu tevhit için yaratılmıştır. Bu hususta Allah-u Teâlâ şöyle buyurmuştur:

    “Ben cinleri ve insanları sadece bana kulluk etsinler diye yarattım.”

    Zâriyât 56

    Şeyhülislam bu kısım tevhitle alakalı şunları söylemiştir:

    “Bu tevhit, muvahhit ve müşriki birbirinden ayıran dünya ve ahirette kişiyi mesut veya bedbaht eden tevhit bu tevhittir. Ûluhiyet tevhidini yerine getirmeyen muvahhit değil müşriktir.” Rasullerin gönderiliş, kitapların indiriliş sebebi bu tevhittir. Allah’ın, kullarına gönderdiği her rasulün davetinin esası ve mihveri işte bu tevhit olmuştur:

    “And olsun biz, her millet için Allah’a kulluk edin tagut (a tapmak) tan kaçının diye bir rasul gönderdik...”

    Nahl 36

    “Senden önce hiçbir rasul yoktur ki ona: ‘Benden başka ilah yoktur, bana kulluk edin’ diye vahy etmiş olmayalım.”

    Enbiyâ 25

    Allah-u Teâlâ bize Nuh, Hûd, Salih, Şuayb vb. rasullerin toplumlarını bu tevhide çağırdıklarını birçok ayette bildirmektedir:

    “Allah’a kulluk ediniz, sizin için O’ndan gayrı hiç bir ilah yoktur.”

    Mu’minûn 23, Hûd 61, A’raf 46

    İbrahim (Aleyhisselam) kavmine şöyle demiştir:

    “Şüphesiz ki ben hanif olarak yüzümü göklerin ve yerin yaratıcısı zata döndürdüm. Ben müşriklerden değilim...”

    En’âm 79

    Bu tevhit İslam dininin hakikati olunca La İlahe İllallah Muhammeder Rasulullah bu dinin esaslarından ilk esas olmaktadır.

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

    “İslam beş esas üzere bina edilmiştir. Allah’tan başka (gerçek) ilah olmadığına, Muhammed’in Allah’ın Rasulü olduğuna şahadet etmek; Namazı kılmak; Zekâtı vermek; Ramazan orucunu tutmak; Beytullahı haccetmektir.”

    Buhari 8, Müslim 45/2

    Ulûhiyette Allah’ın birlenmesi; bütün ibadet çeşit ve şekilleriyle sadece Allah’a yönelmemiz ve ibadetlerde Allah’a karşı ihlâs sahibi olmamız anlamına gelmektedir. Bu ifadeleri tekrar ele alıp başka bir ifadeyle şöylece sıralayabiliriz:

    1) Kişi Allah’ı severken ihlâs sahibi olacak, O’na başkalarını eş ve ortak edinmeyecek Allah’ı sever gibi onu sevmeyecek:

    “İnsanlardan bazıları Allah’tan başka eşler tutar, Allah’ı sever gibi onları sever...”

    Bakara 165

    Tevbenin dışında Allah’ın affetmeyeceği büyük şirk, kulun Allah’tan gayrı eşler edinip onları Allah’ı sever gibi sevmesidir. İnsanın kendi nefsini, babalarını, çocuklarını vb. şeyleri sevme üzere yaratıldığını göz önünde bulundurursak Allah’a ihlâsla kulluk, fıtratı değiştirip sevgileri yok etmeyi değil, onları terbiye etmeyi gerektiriyor.

    Ayet ve hadislerde mü’minden istenen, o her şeye sevgiden hakkını verecek ama Allah’ın sevgisi önde ve her şeyin üstünde olacak demektir. Gerekirse her şeyi Allah’ın sevgisi için feda edecek ve tercih Allah’ın sevgisi olacaktır. Allah basit dünyevi kıymetleri kendisinin sevgisinden ve Rasulünün sevgisinden üstün görüp onları tercih eden kimseleri tehdit etmiş ve şöyle buyurmuştur:

    “De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, hısım akrabalarınız, kazandığınız mallar, kesatından korktuğunuz ticaretiniz, hoşlandığınız meskenler, size Allah’tan, Rasulünden ve O’nun yolunda cihad etmekten daha sevgili ise o halde Allah emrini getirinceye kadar gözetleyin. Allah fasıklar topluluğunu doğru yola iletmez.”

    Tevbe 24

    2) Allah-u Teâlâ’nın dua, tevekkül, ümit ve sadece Allah’ın yapabileceği başkasının yapamayacağı hususlarda birlenmesi şarttır. Bu hususta Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

    “Allah’tan başka sana ne fayda ne de zarar veremeyecek olan şeylere yalvarma. Eğer böyle yaparsan o takdirde sen muhakkak zalimlerden olursun.”

    Yûnus 106

    “Eğer mü’minler iseniz Allah’a dayanın.”

    Mâide 23

    “Onlar ki iman edip hicret ettiler, Allah yolunda cihad ettiler; işte onlar Allah’ın rahmetini umarlar. Allah çok bağışlayan çok merhamet edendir.”

    Bakara 218

    3) Sadece Allah’tan korkarak, korku ve sakınma ibadetiyle de Allah’ı birlemek. Kim bazı mahlûkatın kendi dilemesi ve gücüyle zarar vereceğine inanır ve ondan korkarak çekinirse korktuğu varlığı Allah’a ortak yapmış olur. Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

    “...Sadece benden korkun.”

    Nahl 51, Bakara 40

    “Eğer Allah sana bir zarar dokundursa onu yine O’ndan başka kaldıracak yoktur; eğer sana bir hayır dilerse, O’nun fazlını geri çevirecek yoktur. Hayrını kullarından dilediğine verir. O bağışlayan esirgeyendir.”

    Yûnus 107

    4) Namaz, zekât, oruç, tavaf vb. bütün bedeni ve mali ibadetlerle Allah’ı birlemek kula gerekli olduğu gibi adak, istiğfar, dua, tekbir, tahlil vb. kavli ibadetlerle de Allah’ı birlemek kula gereklidir:

    “De ki: Benim namazım, kurban kesmem, hayatım ve ölümüm hep âlemlerin Rabb’i Allah içindir. O’nun ortağı yoktur. Bana böyle emrolundu ve ben Müslümanların ilkiyim.”

    En’âm 16, 21, 63

    Bu ve benzeri ibadetlerin hepsi Allah’a hastır ve yapılması vaciptir. Bir kimse bu ibadetleri veya onlardan bir ibadeti Allah’tan gayrına yaparsa o ibadette başkasını Allah’a eş ve ortak yapmış olur:

    “Allah kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz, bundan başkasını dilediğine bağışlar. Allah’a ortak koşan da gerçekten büyük bir günah işlemiştir.”

    Nisâ 48

    Esma ve Sıfatların Tevhidi
    Allah’ı isim ve sıfatları ile birlemenin manası: Allah’ın en güzel isimlerin sahibi olup bütün kemal sıfatlarla muttasıf, bütün noksan sıfatlardan münezzeh olduğuna; O’nun isim ve sıfatları ile yaratılmışların hepsinden ayrıldığına ve tek olduğuna kesin iman etmektir.

    Bu tevhit, Allah-u Teâlânın kendi nefsi için isbat ettiği ve Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in Allah için isbat ettiği güzel isimleri ve yüce sıfatlarının tevhididir. Bu isim ve sıfatları Kitap ve Sahih Sünnette geldiği gibi lafız ve manalarını tahrif etmeden, nasıl ve niceliğini araştırmadan, yaratıkların isim ve sıfatlarına benzetmeden isbat etmek gerekir. Bu tarifle, isim ve sıfat tevhidinin üç esas üzere durduğu anlaşılmaktadır. Onlar:

    1) Allah’ı mahlûkata benzetmemek ve O’nu bütün noksan sıfatlardan tenzih etmek.

    2) Kitap ve Sahih Sünnette sabit olan isim ve sıfatlara ziyade ve noksanlaştırmadan veya tahrif ve iptal etmeden iman etmek.

    3) Bu sıfatların mahiyetini idrak etme arzusunu terk etmektir. Kim bu esaslardan dışarıya çıkarsa Rabb’ini hakkıyla birlememiş, isim ve sıfatların tevhidini gerçekleştirmemiş olur.

    Birinci Esas: Allah’ın sıfatlarından herhangi bir sıfatın, mahlûkatın sıfatlarına benzemediğini söylemek ve Allah’ı ondan tenzih etmektir.

    “O’nun benzeri hiç bir şey yoktur...”

    Şûrâ 11

    “Hiçbir şey O’nun dengi olmamıştır...”

    İhlâs 4

    “Allah’a meseller vermeğe (bir takım benzerler ortaya çıkararak Allahı onlara benzetmeğe ve O’nu koştuğunuz ortaklarla kıyaslamaya) kalkmayın...”

    Nahl 74

    Allah’ın kendisini vasfettiği veya Rasulünün Rabb’ini vasfettiği yüce sıfatları nakzeden her şeyden Allah’ı tenzih etmek de girer. Allah’ı sıfatlarında birleyen bir Müslüman O’nu eşten, ortaktan, benzerden, yardımcıdan ve izni olmaksızın şefaatçiden tenzih etmesi de gerekir. Aynı zamanda Rabb’ini uyku, acizlik, yorgunluk, ölüm, cehalet, zülüm, gaflet, unutma vb. noksan sıfatlardan da yine tenzih etmesi gerekir.

    İkinci Esas: Kur’an ve Sahih Sünnette sabit olan Allah’ın isim ve sıfatlarıyla yetinip, Kur’an ve sahih sünnette gelmeyen isim ve sıfatları Allah’a izafe etmemek gerekir. Allah’ın güzel isimleri ve yüce sıfatları işitme ve nakil yoluyla elde edilir; rey ve içtihat yolu ile elde edilmez.

    Allah-u Teâlâ kendi nefsini hangi isimlerle isimlendirdi ve hangi sıfatlarla sıfatlandırdı ise o isim ve sıfatlarla Allah’ı isimlendirme ve sıfatlandırmada da durum aynıdır; onlara bir şeyler eklememek ve onlardan bir şeyler çıkarmamak gerekir. Allah’ın koyduğu sınırı ifrat veya tefrit şeklinde aşmamak gerekir. Çünkü Allah-u Teâlâ kendi isim ve sıfatlarını herkesten daha iyi bilir:

    “De ki, siz mi daha iyi bilirsiniz yoksa Allah mı?

    Bakara 140

    Şüphesiz Allah kendi nefsini herkesten daha iyi bilir. Doğru sözlü ve doğruluğu tasdik edilen rasuller de Allah’ın kendilerine vahy etmesi vasıtasıyla insanlar içerisinde Allah’ı, sıfatlarını ve isimlerini en iyi bilen kişilerdir.

    İmam Ahmed şöyle dedi:

    “Allah’ın kendisini sıfatlamasının dışında ve Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in Rabb’ini sıfatlanmasının dışında Allah-u Teâlâ sıfatlandırılmaz. Bu hususta Kur’an ve Sahih Sünnetin dışına çıkmak doğru değildir.”

    Ravdatunnediyye fi Şerhi Akideti’l-Vasıtiyye 22

    Buhari’nin hocası Nuaym bin Hammad ise şöyle demiştir:

    “Allah’ı mahlûkatına benzeten küfre girer, O’nun kendi nefsini vasfettiği sıfatlarını inkâr eden de küfre girer. Allah ve Rasulünün Allah’ı sıfatlamasında O’nu mahlûkata benzetme yoktur.”

    Ravdatunnediyye fi Şerhi Akideti’l-Vasıtiyye 22

    Bu esasa her kul, Kitap ve Sahih Sünnette zikredilen isim ve sıfatlara inanması; onları Arap dilindeki açık manaları üzere icra etmesi; onları kendi manalarından çıkartarak tahrif ve ta’til etmemesi gerekir.

    Üçüncü Esas: Kitap ve sahih sünnette zikredilen güzel isim ve yüce sıfatlara onların keyfiyetini sormadan, künhünü araştırmadan iman etmek bir kula gerekli olan şeydir. Çünkü bu sıfatlardan herhangi bir sıfatın keyfiyetini bilmek o sıfatın sahibi zatın keyfiyetini bilmekle alakalıdır.

    Şüphesiz ki sıfatlar, sıfatlananların çeşitliliğine göre değişiklik arz eder. Allah’ın zatına gelince O’nun keyfiyeti ve künhünden sual olmaz, onları anlamaya Allah bildirmedikçe yol yoktur. Bu sebeple selef imamları Allah’ın “İstiva” sıfatının keyfiyeti sorulduğu zaman şöyle diyorlardı: İstiva anlam olarak malumdur, ona iman etmek vaciptir, keyfiyetini sormaksa bidattır.

    Görüldüğü gibi selef, sıfatlarda keyfiyetin malum olmadığını ve keyfiyet hakkında soru sormanın da bidat olduğunu ifade etmişlerdir. Sıfat sıfatlananın fer’i olup ona tabidir. Allah’ın zatının keyfiyetini bilmeyen bir kimse bizden Allah’ın kelam sıfatının, işitme sıfatının, istiva sıfatının, dünya semasına inme vb. sıfatların keyfiyetini sormaya hakkı yoktur. Dünya semasına inme ile ilgili hadis şöyledir:

    Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    ‘Gecenin son üçte biri kaldığı zaman Rabb’imiz Tebareke ve Teâlâ her gece dünya semasına iner ve Kim bana dua ederse onun duasına icabet ederim. Benden kim bir hacetini isterse onun hacetini veririm. Benden kim mağfiret dilerse onu mağfiret ederim’ buyurur.”

    Buhari 1094, Müslim 758/168, Malik 1/214, Ahmed 2/487, Ebu Davud 1315, İbni Ebi Asım Süne 492, Beyhaki 3/2, Nesei Ameli’l-Yevm 480, İbni Mace 1366, Tirmizi 446, İbni Hibban 920

    Bir kimsenin Allah’ın kemal sıfatlarla sıfatlanmış, onların sabit birer hakikat olduğuna; O’na hiç bir şeyin denk olmadığına itikat etmesi; Allah’ın işitmesi, görmesi, konuşması, istivası, eli dünya semasına inişi vb. sıfatların da zatı gibi sabit birer hakikat olduğuna inanması demektir. Allah’ın sem’i hakiki olarak vardır, mahlûkatın işitme organlarına asla benzemez.

    Allah’ın basarı da (gözü de) böyledir. O’nun hakiki basar sıfatı vardır. Mahlûkatın gözüne asla benzemez, keyfiyetini de biz bilmeyiz ancak Allah bilir. Allah’ın diğer sıfatlarını da yine böyle anlamak lazımdır. Buraya kadar izah edilmeye çalışılan isim ve sıfatların tevhidinde Müslümanın dikkat etmesi gereken bir kaç husus vardır. Bunlar:

    1) Teşbih (Benzetme):
    Bir Müslüman, yahudilerin Üzeyr’e Allah’ın oğlu deyip onu Allah’a benzettikleri, hristiyanların İsa (Aleyhisselam)’a Allah’ın oğlu deyip onu Allah’a benzettikleri ve ehli teşbihin Allah’ın yüzü mahlûkatın yüzü gibidir veya Allah’ın eli mahlûkatın eli gibidir dediği gibi dememeli ve teşbihten kesinlikle kaçınmalı, böyle bir sapıklığa düşmemelidir. Allah-u Teâlâ bu hususta şöyle buyuruyor:

    “...Hiçbir şey O’nun misli gibi değildir. O işiticidir, bilicidir.”

    Şûrâ 11

    2) Tahrif (Bozmak ve değiştirmek):
    Allah’a ait isim ve sıfatların lafızlarını değiştirecek şekilde bir harf ekleyerek veya eksilterek tahrif etmek; bazı bidatçilerin tevil adını verdikleri kandırma usulüyle lafızların manalarını değiştirerek tahrif etmek ve onlara sözlükte kullanılmamış fasit manalar yüklemek. Mesela: Allah’ın veçhini, O’nun zatıyla tevil etmek, istiva sıfatını istila ile tevil etmek fasit tevil ve tahriflerden birkaç tanesidir.

    3) Ta’til (İptal etmek):
    İptal etmek İlahi sıfatları nefyedip, Allah’ın zatında öyle bir sıfatın varlığını inkâr etmektir. Allah’ın isim ve sıfatları olduğunu reddederek mukaddes ve mükemmel olmaktan onu hali etmektir.

    4) Tekyif (Keyfiyet, nasıllık ve nicelik):
    Sıfatların keyfiyetini tayin edip künhünü ispat etmek.

    Kur’an ve Sahih Sünnette zikredilen güzel isimleri ve yüce sıfatları teşbih, tahrif, ta’til ve tekyif etmeden zahiri üzere alma usulü selefin yoludur.

    Selef: Sahabe, tâbiîn ve tebei tabiîn oluşan faziletli asırlarda yaşayan kimseler kast edilmektedir.

    İmam Şevkani bu hususta şöyle demiştir:

    “Sıfatlar konusunda sahabe, tabiîn ve tebei tabiînden oluşan selefin mezhebi: Sıfatları zahir manaları üzere tahrifsiz, tevilsiz, teşbihsiz ve ta’tilsiz irat etmektir. Sahabeler kendilerine sıfatlarla ilgili bir şey sorulduğunda onunla ilgili delili okuyor dedi ki demiş ki gibi sözlerden imtina ediyorlardı. Allah ve Rasulü şöyle buyurdu, onun gayrı bir şey bilmiyoruz. Bilmediğimiz hususlarda konuşarak külfet altına girmeyiz diyorlardı.

    Bu faziletli asırlarda sıfatlarla ilgili Müslümanların akidesi birdi ve herkes aynı akideye sahipti. Onların meşguliyetleri, Allah’ın kendilerine meşgul olmalarını emrettiği şeylerdi. Bunlar: İman ve tevhidin bütün kısımlarını öğrenip yerine getirmek, namaz kılmak, zekât vermek, oruç tutmak, hacca gitmek, cihad etmek, ihsan çeşitlerinden infak etmek, faydalı ilim talep etmek, insanlara hakkı öğretmek, cenneti kazanmayı gerektiren ve ateşten kurtuluşu sağlayan şeyleri muhafaza etmek, emri bilmaruf ve nehyi anilmünker yapmaktır. Sahabeler bunun dışında Allah’ın mükellef kılmadığı şeylerle meşgul olmuyorlardı. Din onların zamanında saf olup bidatlerle bulanmamıştı.”

    Sıfatların Çeşitleri
    Kitap ve sünnette varit olan sıfatlar iki kısma ayrılır. Onlar: Zati sıfatlar ve fiili sıfatlardır.

    1) Zati Sıfatlar:
    Nefis, ilim, hayat, kudret, işitme, görme, konuşma, kıdem azamet, Kibriya, uluv, zenginlik, rahmet ve hikmet. Bu sıfatlar Allah’ın zatında sabit, Allah ile beraber kaim olup ondan ayrılmaz.

    Kıdem: Her şeyden önce oluşu

    2) Fiili Sıfatlar:
    Bu sıfatlar Allah’ın iradesi ve kudreti ile alakalı sıfatlardır. Mesela: İstiva, dünya semasına inmesi, gelmesi, hayret, gülmek, razı olmak, sevgi, kerih görme, kızma, sevinme, gazap etme vb. sıfatlardır.

    Allah’ın Güzel İsimleri
    Allah’ın güzel isimleri, kendisi için özel alametlerdir. Allah-u Teâlâ Kitabında Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’de sünnetinde onları bize bildirmiştir. Bu isimlerden her biri bir sıfata veya sıfatlara delalet eder. Onlardan her isim kendi mastarından ayrılmadır. Mesela: el-Alîm, el-Kadîr, es-Semi, el-Basîr vb. isimler onlardan birkaç tanesidir. el-Alîm ilim mastarından ayrılmadır. O kelime Allah’ın ilim sıfatına delalet etmektedir. Diğer isimlerin durumu da böyledir. Bütün isimlerin ve sıfatların manalarını kendisinde cem eden isim şüphesiz “Allah” kelimesidir.

    Allah’a has isimlerin O’nun sıfatı olmasına hiçbir mani yoktur. Mesela: Allah-u Teâlâ’nın “Rahmân” ismi aynı zamanda O’nun mübalağalı rahmet sıfatıdır. Allah’ın bütün isimleri O’nun sıfatlarının üzerine delalet eder ve onların hepsi övgü sıfatlarıdır. Allah’ı isimlerinde birlemek, Onun kendini isimlendirdiği her isme imanı gerektirir. Aynı zamanda o ismin delalet ettiği manaya da imanı gerektirir.

    Mesela: Kur’an’da “Rahim” Allah’ın ismi olarak zikredilmiştir. Biz bu ismin Allah’a ait özel bir ad olduğuna iman ederiz. Bu ismin Allah’ın rahmet sahibi olduğuna delalet ettiğine de iman ederiz. Kur’an ve Sahih Sünnette varit olan Allah’ın bütün isim ve sıfatlarına itikadımızın böyle olması gerekir.

    Allah’ın İsimlerinin Adedi
    Allah’ın doksan dokuz ismi olduğu Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den sahih olarak rivayet edilen hadisle bilinmektedir.

    Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    ‘Allah’ın doksan dokuz ismi vardır. Kim onları sayarsa cennete girer. Allah tekdir, teki sever’ buyurdu.”

    Buhari 6410, 7392, Müslim 2677/5, 6

    Başka bir hadiste Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

    “Ey Allah’ım! Kendini isimlendirdiğin, Kitabında indirdiğin veya katında ki gayb ilminde kendine sakladığın sana ait bütün isimlerle sana dua ediyorum. Kur’an’ı gönlümün baharı kalbimin cilası yap. Onunla hüznümü, gam ve kederimi gider...”

    Ahmed 1/391, Tabarani 10352

    Hadislerde zikredilen Allah’ın isimlerini saymaktan murat onları ezberlemek, manasını anlayıp öğrenmek ve onlarla Allah’a tevessül ederek dua etmektir.

    İsim ve Sıfat Tevhidinin Delilleri
    Bu nevi tevhidin delilleri Kur’an ve Sahih Sünnette çoktur, hatta Kur’an’da Allah’ın güzel isimlerinin ve yüce sıfatlarının olmadığı ayet yok gibidir. Allah’ın isim ve sıfatlarına şamil en önemli surelerden biri ihlâs suresidir. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) onun Kur’an’ın üçte biri olduğunu söylemiştir:

    “De ki: O Allah birdir. Allah sameddir. Kendisi doğurmamıştır ve doğurumlamıştır. Hiçbir şey O’nun dengi olmamıştır.”

    İhlâs 13

    Samed: Her şey varlığını ve bekasını O’na borçludur. Her şey O’na muhtaçtır. O hiçbir şeye muhtaç değildir. Her şeyin başvuracağı, yardım dileyeceği tek varlık O’dur.

    Bu yüce sure, kemal sıfatların hepsini Allah’a ispat ederken noksan sıfatların hepsinden de Allah’ı tenzih etmektedir. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in Kur’an’da en büyük ayet olduğunu söylediği Ayete’l-Kürside Allah-u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

    “Allah kendisinden başka ilah olmayan Allah’tır. Daima diri ve yaratıklarını koruyup idare edendir. Kendisini ne bir uyuklama ne de uyku tutmaz. Göklerde ve yerde olanların hepsi onundur. O’nun izni olmadan kendisinin katında kim şefaat edebilir? Onların önlerinde ve arkalarında olanı bilir. O’nun ilminden kendisinin dilediği kadarından başka bir şey kavrayamazlar. O’nun kürsüsü, gökleri ve yeri kaplamıştır. Onları koruyup gözetmek kendisine ağır gelmez. O yücedir büyüktür.”

    Bakara 255

    Allah’ın Sıfatlarına Bazı Misaller
    1) Allah’ın nefis sıfatı:
    “Sen benim nefsimde olanı bilirsin, ben Senin nefsinde olanı bilmem. Çünkü gaybı bilen yalnız Sensin.”

    Mâide 116

    “Seni kendi nefsim için seçtim.”

    Ta-Ha 41

    2) Allah’ın vecih (yüz) sıfatı:
    “Yalnız Rabb’inin celal ve ikram sahibi yüzü baki kalacaktır.”

    Rahmân 27

    3) Allah’ın ayn (göz) sıfatı:
    “(Ey Musa!) gözümün önümde büyüyesin diye senin üzerine benden sevgi koydum...”

    Ta-Ha 39

    “(Daveti) reddedilmiş olan Nuh’a bir mükâfat olmak üzere gemi, gözlerimizin önünde akıp gidiyordu.”

    Kamer 14

    “Rabb’inin hükmüne sabret, çünkü sen gözlerimizin önündesin. Kalktığın zamanda Rabb’ini övgüyle an.”

    Tur 48

    “...O ne güzel görendir.”

    Kehf 26

    4) Allah’ın semi (işitme) sıfatı:
    “O’na benzer hiçbir şey yoktur. O işitendir görendir.”

    Şûrâ 11

    “Doğrusu Allah işiticidir...”

    Hac 61

    “Allah fakir, biz ise zenginiz diyenlerin sözlerini and olsun Allah işitti...”

    Âl-i İmran 181

    5) Allah’ın yed (el ) sıfatı:
    “Rabb’in O’na dedi ki: Ey İblis, iki elimle yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan nedir. Büyüklük mü tasladın yoksa yücelerden mi oldun?”

    Sa’d 75

    “Yahudiler: ‘Allah’ın eli bağlıdır’ dediler. Kendi elleri bağlandı ve söylediklerinden dolayı lanetlendiler. Hayır, Allah’ın iki eli de açıktır, dilediği gibi verir.”

    Mâide 64

    6) Allah’ın kadem (ayak) sıfatı:
    Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

    “...Fakat cehennem dolmak bilmez. Nihayet Alah ayağını onun üzerine kor, o da yetişir, yetişir der. İşte o zaman cehennem dolar ve bazısı bazısına büzülür...”

    Buhari 4849, 4785, Müslim 2846/35, 36, 37, 38

    7) Allah’ın meci (geliş) sıfatı:
    “Onlar buluttan gölgeler içinde Allah’ın ve meleklerin gelmesini ve işin bitirilmesini bekliyorlar değil mi?”

    Bakara 210

    “Onlar meleklerin gelmesini ya da Rabb’inin gelmesini ya da Rabb’inin bazı ayetlerinin gelmesini mi bekliyorlar?”

    En’âm 158

    “Hayır, yer tümüyle parça parça olduğu ve melekler saf saf dizili olduğu halde Rabb’in geldiği zaman; o gün cehennem getirilir ve insan yaptıklarını birer birer hatırlar. Fakat bu hatırlamanın ne faydası var.”

    Fecr 21, 23

    8) Allah’ın arşı istiva sıfatı:
    “Rahmân arşa istiva etti.”

    Ta-Ha 5
  • Unutmayın tıpkı suyun içinde aktığı borunun şeklini aldığı gibi,hayat prensibi de sizin içinizde düşüncelerinizin doğasına göre akar.İçinizde uyum,sağlık,huzur,keyif ve bolluk olarak aktığını bilin.
    Neye inanırsanız onu yaşarsınız.
  • Kur’ân-ı Kerim’de Hıristiyanlık
    “Nasrânî” kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de bir yerde1 geçer. Bu kelimenin çoğulu olan “nasârâ” kelimesi, 14 yerde kullanılır. Hıristiyanların çoğunluğunu teşkil ettiği “ehl-i kitab” 32 yerde, yine aynı anlamda, “ûtü’l-kitab” (kendilerine Kitap verilenler) 21 yerde geçer. “İncîl” 12; “İsâ” 25 yerde, Hz. İsa’nın lakabı olan “Mesîh” de 11yerde kullanılır. Hz. İsa’nın annesi “Meryem” 34 yerde geçer.
    “Ben, benden önce gelen Tevrat’ı tasdik etmek, size haram kılınan bazı şeyleri de helâl kılmak üzere gönderildim. Size Rabbinizden bir âyet/mûcize getirdim. Allah’tan korkun ve bana itaat edin. Çünkü Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyle ise O’na ibâdet/kulluk edin. İşte bu, dosdoğru yoldur.” 2
    “De ki: ‘Ey ehl-i kitap! Sizinle bizim aramızda müsâvi/anlamı eşit (ve âdil) bir kelimeye gelin, (şöyle diyerek): ‘Allah’tan başkasına tapmayalım; O’na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah’ı bırakıp da kimimiz, kimimizi rabler edinip ilâhlaştırmasın. Eğer onlar yine yüz çevirirlerse işte o zaman deyin ki: ‘Şâhid olun, biz muhakkak müslümanlarız.” 3
    “Hiçbir beşerin, Allah’ın kendisine Kitap, hikmet ve peygamberlik vermesinden sonra (kalkıp) insanlara: ‘Allah’ı bırakıp da (gelin) bana kul olun’ demesi mümkün değildir. Bil’akis (şöyle der:) ‘Okumakta ve öğrenmekte olduğunuz Kitap uyarınca Rabbe hâlis kullar olun.’ Ve size ‘melekleri ve peygamberleri ilâhlar/tanrılar edinin’ diye de emretmez. Siz müslüman olduktan sonra, hiç size kâfirliği emreder mi?” 4
    “Ey ehl-i kitab! Dininizde aşırı gitmeyin ve Allah hakkında, hak/gerçek olandan başkasını söylemeyin. Mesih, ancak Meryem’in oğlu İsa’dır, (o) Allah’ın rasûlüdür; Meryem’e ulaştırdığı (‘kün=ol’) kelimesi (nin eseri)dir. Allah tarafından (gelen) bir ruhtur. Artık Allah’a ve peygamberlerine iman edin de ‘(İlâh) üçtür’ demeyin. Kendiniz için hayırlı olmak üzere bundan vazgeçin. Allah ancak bir tek ilâhtır. O, çocuğu olmaktan münezzehtir. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. Vekil olarak Allah yeter. Ne Mesih ve ne de Allah’a yakın melekler, Allah’ın kulu olmaktan çekinirler. O’na kulluktan çekinip büyüklenen kimselerin hepsini (Allah) yakında huzuruna toplayacaktır.” 5
    “Gerçekten ‘Allah, Meryem oğlu Mesih’in kendisidir’ diyenler, andolsun ki kâfir olmuşlardır. De ki: ‘O halde, Allah, Meryem oğlu Mesih’i, anası (Meryem’i) ve yeryüzünde bulunanların hepsini öldürmek isterse, Allah’a karşı kimin elinden bir şey gelir?” 6
    “Meryem oğlu Mesih (İsa) gerçekten Allah’tır’ diyenler, andolsun kâfir olmuşlardır. Hâlbuki Mesih (şöyle) demişti: ‘Ey İsrâiloğulları, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin. Bilin ki kim Allah’a şirk/ortak koşarsa, hiç şüphesiz Allah ona cenneti haram kılar; artık onun yeri ateştir ve zâlimler için yardımcılar da yoktur.” 7
    “Andolsun ‘Allah üçün üçüncüsüdür (üç tanrının biridir)’ diyenler kâfir olmuştur. Hâlbuki bir tek ilâhtan başka hiçbir ilâh/tanrı yoktur. Eğer diyegeldikleri (bu sözden) vazgeçmezlerse içlerinden o kâfir olanlara çok acıklı bir azap vardır.” 8
    “Meryem oğlu Mesih (İsa), ancak bir rasûldür/peygamberdir (başka bir şey değildir). Ondan önce de (birçok) peygamberler gelip geçmiştir. Anası da çok doğru bir kadındır. Her ikisi de yemek yerlerdi. Bak, onlara delilleri nasıl açıklıyoruz, sonra bak nasıl (haktan) yüz çeviriyorlar.” 9
    “De ki: ‘Ey ehl-i Kitap, dininizde haksız yere haddi aşmayın. Bundan evvel gerçekten hem kendileri sapmış, hem de birçoğunu saptırmış ve (hâlâ da) dümdüz yoldan sapagelmiş bir kavmin hevâsına (ve hevesine) uymayın.” 10
    “Allah: ‘Ey Meryem oğlu İsa! İnsanlara: ‘beni ve anamı, Allah’tan başka iki ilâh/tanrı edinin’ diye sen mi dedin?’ diye buyurduğu zaman o, şöyle dedi: ‘Hâşâ! Seni tenzih ederim, Sen yücesin; Hakkım olmayan, benim için gerçek olmayan bir şeyi söylemek bana yakışmaz. Eğer demiş olsam, şüphesiz Sen bunu bilirsin. Benim içimdekini Sen bilirsin; ben Senin zâtında olanı bilmem. Gaybları/gizlilikleri eksiksiz bilen yalnız Sensin, Sen! Ben onlara, ancak bana emrettiğini söyledim: ‘Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a ibâdet/kulluk edin’ dedim. İçlerinde bulunduğum müddetçe onlar üzerine şâhid/kontrolcü idim. Beni vefat ettirince artık onlar üzerine gözetleyici yalnız Sen oldun. Sen her şeyi hakkıyla görensin, şâhidsin.” 11
    “Yahudiler, ‘Uzeyir Allah’ın oğludur’ dediler! Hıristiyanlar da, ‘Mesih (İsa) Allah’ın oğludur’ dediler. Bu onların ağızlarıyla geveledikleri sözlerdir. (Sözlerini) önceden kâfir olmuş kimselerin sözlerine benzetiyorlar. Allah onları kahretsin. Nasıl da (haktan bâtıla) döndürülüyorlar!” 12
    “Onlar Allah’ı bırakıp bilginlerini (hahamlarını), râhiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i (İsa’yı) rabler edindiler. Hâlbuki hepsine de tek ilâh’a ibâdet/kulluk etmekten başka bir şey emrolunmadı. Ondan başka hiçbir tanrı yoktur. O, bunların şirk/ortak koştukları şeylerden uzaktır.” 13
    “İsa açık delillerle gelince, şöyle dedi: ‘Ben size hikmet getirdim ve ayrılığa düştüğünüz şeylerden bir kısmını size açıklamak için geldim. Allah’tan korkun ve bana itaat edin. Çünkü Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. O’na ibâdet edin. İşte bu, doğru yoldur.’ Ama aralarından çıkan gruplar, birbirleriyle ihtilâfa düştüler. Acı bir günün azâbı karşısında vay o zulmedenlerin haline!” 14
    “Hani Meryem oğlu İsâ, ‘Ey İsrâil oğulları! Ben size Allah’ın peygamberiyim, benden önce gelen Tevrat’ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek Ahmed adında bir peygamber’i de müjdeleyici olarak geldim’ demişti.” 15
    “De ki: O, Allah birdir. Allah sameddir. O, doğurmamış ve doğurulmamıştır. Hiçbir şey O’na eş ya da denk değildir.”(Samed: Hiçbir şeye muhtaç olmayan, aksine her şey kendine muhtaç olan demektir.)” 16
    “Allah katında hak din İslâm’dır. Kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonradır ki, aralarındaki kıskançlık yüzünden ayrılığa düştüler. Allah’ın âyetlerini inkâr edenler bilmelidirler ki Allah’ın hesabı çok çabuktur.” 17
    Ve bir hadis-i Şerif: “Hıristiyanların Meryem oğlu İsa’yı övdükleri gibi beni övmeyin. Yalnız, ‘Allah’ın kulu ve rasûlüdür’ deyin.” 18

    1 3/Âl-i İmrân, 67
    2 3/Âl-i İmrân, 50-51

    3 3/Âl-i İmrân, 64

    4 3/Âl-i İmrân, 79-80

    5 4/Nisâ, 171-172

    6 5/Mâide, 17

    7 5/Mâide, 72

    8 5/Mâide, 73

    9 5/Mâide, 75

    10 5/Mâide, 77

    11 5/Mâide, 116-117

    12 9/Tevbe, 30

    13 9/Tevbe, 31

    14 43/Zuhruf, 63-65

    15 61/Saf, 6

    16 112/İhlâs, 1-4

    17 3/Âl-i İmrân, 19

    18 Buhârî, Enbiyâ 48; Ahmed bin Hanbel, Müsned, I/23, 24, 47, 55

    Ahmed KALKAN \ Hıristiyanlık ve Yahudilik İtikad Kavramları Serisi 16 ~