Daha önce söylediğim gibi İstiklal Caddesi yere atılan yiyeceklerden ve kumaşlardan yirmi-otuz santim yükselmişti. Benim ençok gözüme çarpan şey, orda burda tepeleme yığılmış eski ayakkabılardı. Çoğunun ökçesine basılmış, yırtık pırtık, tabanı delik deşik ayakkabılar, yemeniler, çekmeler, botlar, postallar, bağsız potinler, lastik ayakkabılar... Bunların çok iğrenç görünümü vardı ve öyle pis kokuyorlardı ki, yanlarından geçerken burnumu tıkamak, solumamak zorunda kalıyordum.
Kimileyin çok açık ve herkesin kolaylıkla anlayabildiği çok yalın olayları nasıl olup da anlayamadığıma kendim de şaşarım. Ben yollardaki bu tepeleme yığılmış eski ayakkabıların, karakalabalığın coşkulu saldırıları ve koşuşmaları sırasında ayaklarından fırlamış olduğunu ve onların yalınayak kalmış olduklarını sanmıştım. Oysa onlar lüks kundura mağazalarının vitrinlerini kırıp içeri dalınca ellerine geçirdikleri, beğendikleri ayakkabıları ayaklarına geçirip, eskilerini de atıp savurmuşlar. Buzdolabını çalmak zor ama ayakkabıyı çalmak kolay.