‘’Mutluluğun, basit ve açık bir şey olup bir bardak şarap, bir kestane, kendi halinde bir mangalcılık ve denizin uğultusundan başka bir şey olmadığına aklım yattı. Yalnız, bütün bunların, mutluluk olduğunu insanın anlayabilmesi için basit ve açık bir kalbe sahip olması gerekiyordu.’’
‘’Madem ki ben anlamayacağım, şu saf adamla onun hayat arkadaşı inek hanım nasıl anlasın? Dünyanın bütün Anagnostis’leri ve Anazia’ları mı? Şu hale göre, hepsi yeni karanlıklarla karşılaşacaktır, değil mi? Öyleyse, bırak onları alışmış oldukları eski karanlıklarında. Şimdiye kadar pekala becerdiler, görmüyor musun? Pekala yaşıyorlar, doğuruyor ve torun da yapıyorlar. Tanrı onları sağır ve kör ediyor, onlar da bağırıyorlar: Şükür Tanrı’ya! Yoksulluğa da alıştılar. Öyleyse, bırak onları da, sus!’’
''Geçende ne diyorduk patron? Halkı aydınlatıp gözünü açasınmış! Buyur işte! Sen gel de Barba Anagnosti’nin gözünü aç! Karısının nasıl susta durup emir beklediğini gördün mü? Zatın git de şimdi, ona erkeklerle aynı haklara sahip olduğunu ve sen domuzun etinden bir parçasını yerken, domuzun karşısında canlı halde bağırmasının zalimce bir şey olduğunu, sen açlıktan geberirken, Tanrı’nın her şeye malik bulunuşu avuntusuyla yetinmenin büyük bir budalalık olduğunu anlat! Senin bütün bu aydınlatıcı palavralarından, kapkara bir cahil Barba Anagnostis ne kazanır? Kavgalar başlar, tavuk horoz olmak ister ve karıkoca bütün gün birbirleriyle dövüşüp birbirinin tüylerini yolar. İnsanları rahat bırak, patron, gözlerini açma! Çünkü açarsan ne görürler? Ellerinin körünü! Onun için bırak kapalı kalsınlar da, hayal göredursunlar!’’