Ayfer Tunç’un ‘’Tek ümitli hikayem’’ dediği ama yine yüreklerimizi dağladığı roman… Alıştığımız tarzından çok farklı yazmış bu romanını, okurken başta biraz afallıyorsunuz ama ilerledikçe bu tarzı da mükemmel yazdığını anlıyorsunuz. Ne kuru kızın adı var, ne ailesinin, ne komşularının… Hiçbir karakterin adı yok, yaşadıkları şehrin adı yok, mahallenin yok. Bu kadar gerçek hayatlara isim verip onları sınırlandırmak istememiş, çünkü bütün şehirlerde bütün insanların hayatlarının bir döneminde bile olsa mutlaka var olan insanları yazmış. Normal bir ailede dünyaya gelmiş, küçük yaşta annesini kaybetmesiyle ailenin derin bir yas içine girdiği, evde neşeli her şeyin kaybolduğu, evin tüm işini yüklenmiş, iş kazası geçiren ve uzun bir süre yaşamaz dedikleri babasına yedi seneden fazla bakım veren, sonrasında babasını da kaybeden ve bu defa aralarında çok yaş farkı olmayan erkek kardeşine bakan kuru kızın hikayesi… Kendinden başka herkesin hayatında var olan kuru kız, yaşadıkları mahallede tek yıkılıp yerine bina dikilmeyen evlerinde duvarların içinde hapsolmuş hayatını kardeşinin de ölmesiyle değiştirmeye karar verir. O zamana kadar mahalleli onun akıldan yoksun olduğunu zanneder ve seneler boyu kuru kızdan hem faydalanır hem kardeşi de öldükten sonra tamamen kandırıp dolandırmaya, tecavüz etmeye, akla gelebilecek her türlü kötü şeyi yapmaya çalışırlar. Mahalleli o kadar gerçek anlatılmış ki, Ayfer Tunç’un toplumumuzu bu kadar derin, doğru nasıl tanıdığını aklım almıyor. Ama her şeye rağmen salt bilgiye aşık bu kuru kız, 40 yaşına kadar hiçlik ve acı dolu yaşadığı bu hayatını geride bırakmaya, özgürleşmeye, hayata başlamaya, hayatı yaşamaya hazırdır ve buna cesaret ederek daha önce hiç uçağa binmemiş, uzun yol gitmemiş olsa bile dünyanın sonu denen Ushuaia şehrine gidip orada