Genç bir ressam, okulunu yeni bitirmişti. Hocasına bundan sonra ne yapması gerektiğini sordu. Hocası, "New York'a git ve resimlerinin slaytlarını bütün galerilere götürüp, eserlerini sergileyip sergileyemeyeceklerini sor" diye öğüt verdi. Ressam da öyle yaptı.
Elinde slaytları, New York'taki galerileri bir bir gezdi. Her galeri yöneticisi teker teker slaytları eline alıp daha iyi görmek için ışığa tuttuktan ve gözle rini kısarak baktıktan sonra, hepsi de ressama şunları söylediler: "Yerel özel liklere çok fazla bağımlısınız. Bütüne hakim değilsiniz. Biz Sanat Tarihi arı yoruz".
Ressam bu yolu denemeye karar verdi. New York'a yerleşti. Uykuya çok az zaman ayırarak durmadan resim yaptı. Müzelere, sergi açılışlarına, stüdyo partilerine, sanatçıların devam ettiği barlara gitti. Sanatla ilgisi olan herkesle konuştu. Seyahat etti ve sürekli sanat üzerine yazılar okudu. Sonunda pes etti.
Slaytlarını bir kez daha bütün galerilere götürdü. Galeri yöneticileri, bu kez "O!" dediler. "Nihayet tarihi özellikler edinmişsiniz".
- Resim ve Heykelin Ötesi 296. John Baldessari: lngres ve Öteki Kısa Hikayeler adlı kitaptan "Sanat Tarihi", isimli hikaye, 1971
Herkesin ortak bir dili konuştuğu yerde bile, sükun ve anlaşma hiçbir zaman garanti edilemez; dillerin çok çeşitli olması ise insanlığı zenginleştirir. Resim ve heykel de her şeyden önce insanlarca yaratılan görsel ifadelerdir.
Atatürk eğitimin amacını anlatırken şöyle diyor: "Milli eğitimin gayesi yalnız hükümete memur yetiştirmek değil, daha çok memlekete ahlaklı, karakterli, cumhuriyetçi, yenilikçi, olumlu, atılgan, başladığı işleri başarabilecek yetenekte dürüst, düşünceli, iradeli, hayatta rastlayacağı engelleri aşmaya kudretli, karakter sahibi gençleri yetiştirmektir.
Soyut sanata karşı olanlar sık sık Picasso'yu örnek olarak gösterirler. Oysa Picasso'nun, 'Soyut sanat diye bir şey yoktur. Daima bir yerden başlamak zorundasınız' (1935) deyişi, Soyut resmin olamayacağını anlatmaz. Yalnızca soyut resmin köklerinin, insanın gözle algıladığı de şeylerde yattığını öne sürer.