Okuduklarımız, yazarın kafasından çıkıyordu. Gerçekte böyle güzellikler yoktu. Bütün güzellikler hayal gücünde idi. İsterse şimdi o da oturup bizleri gözyaşlarına boğacak aşk hikâyeleri icat ederdi. Cahilliğimizden gülüyorduk ona. Bu hikâyeleri yazmak gereksizdi. Insan, daha büyük gerçekler peşinde koşmalıydı. Sevgisini başka şekilde göstermeliydi. Zeliha sordu: "Nedir bu büyük gerçekler?" Belki anlatması güçtü. Fakat insan ruhuna ait daha büyük gerçekler vardı. İnsan yalnız kaldığı zaman öyle şeyler düşünüyordu ki aşk bunların yanında küçük bir yer tutuyordu. Sevdaya zamanı yoktu.
"Seni boş yere saplamadık Ankara'ya bir bayrak gibi; dalgalanmalısın." Anlamıyordu. "Bir şeyler bırakmışlardır arkalarından. Büsbütün erimeğe razı olmamıştır kimse," diye çırpınıyordu.
"Izin ver Selim biraz, Hegel, Fichte diyelim, Felsefeyle ilişkin biz de ekmek yiyelim."
Böyle buyurdu Kargı, thus spake King Solomon. Yerindedir bu yargı, evet haklı Platon,
Felsefeyi seviniz, fakat koparmayınız. Demekle özetliyor: bu dünyada yalnızız.
"Şimdi piyanoya oturur, kelimelerle ifade etmekte güçlük çektiğim bütün duygularımı, acılarımı tuşlara dökerdim. Bazan şiddetli, bazan yavaş basardım onlara. Kim bilir ne ince ayrıntılan vardır o dokunuşların? Kelimeleri, daha önce, öyle kötü yerlerde kullanmış oluyoruz ki, kirletir diye korkuyoruz duygularımıza dokunursa. Seslerin başka türlü bir dokunulmazlığı var."