Onun aşkının, (saplantı yada takıntı da diyebilirsiniz) çaresizliğini sonuna kadar hissettim bu kitabı okurken. Ve aynı şekilde de onun asla nefret edemeyeceği aşık olduğu, ölürken bile, son anlarında dahi onu düşündüğü o adamdan ben onun için nefret ettim. Bilinmeyen bir kadının bu denli büyük aşkına karşı içimde büyük bi saygıyla bu kitabın kapağını kapattım, ve onun bu aşkını da hiç unutamayacağım.
Tek bir an – yaşlı gözlerle ona baktığımda, artık epey yaşlanmış adamın gözlerinde aniden bir ışık çaktı. O tek saniyede, duyuyor musun, tek bir saniyede bu yaşlı adam beni, çocukluğumdan beri görmediği halde tanımıştı. Beni tanıdığı için önüne diz çöküp ellerini öpmek geldiği içimden. Ama tek yapabildiğim, bana işkence ettiğin o banknotları manşonumdan hızla çıkarıp cebine sokmaktı. Johann titredi, ilkilerek bana baktı – ve o an benim hakkımda, senin belki de tüm hayatım boyunca sezmediğin kadar çok şey sezinledi.
Beni tanımadın, o zaman da, sonra da asla, asla tanımadın beni. O andaki hayal kırıklığımı bilmem ki sana nasıl anlatsam sevgilim – öyle ya, kaderimi, senin beni tanımamanın acısını ilk o gün tattım ben; nitekim hayatım boyunca bu acıyla yaşadım, bu acıyla ölüyorum; o gün tanımadın beni, şimdi de hala tanımıyorsun. Sana nasıl anlatsam ki bu hayal kırıklığını!