"Sabaha karşı karşına çıkan bir yabancıya güven; o yabancı belki seni kalbinin yerlisi yapar."
Eski defterlerinden birinde kendisine yazdığı notlardan biriydi bu; kim bilir ne zaman karalanmış bu notu unutup gitmiş, nice sonra bulduğundaysa yüreğini ışıtmıştı bu cümle. Kimi unutkanlıklar, insanın kendisine verdiği habersiz armağanlar gibi sahibine böyle geri dönerdi bazen. Günü kurtarırdı. Yaşamın içinde kıstırıldığını sandığın hangi günse, işte onu.
Her soruya yanıt verme gereği duyuyor oluşum içimde köklenmiş suçluluk duygusuna ilişkin bir şey olsa gerek; bazı durumlarda soruya soruyla yanıt vermeyi geç akıl ettim örnğin. O da henüz akıl düzeyinde işliyor bende, refleks düzeyinde değil. Hâlâ ani sorular karşısında sersemler, hemen aynı hızda bir cevap bulmaya çalışırım.
Böyle zamanlarda gerçekte karşınızdaki kim olursa olsun, asıl yanıtlamaya çalıştığınız, çocukluğunuzdan itibaren sizi dünyada ki her şeyden sorumluymuşsunuz gibi yetiştiren anne-babalarınızdır. Kimse yokken içinizden konuştuğunuz onlar, daha sonraları da başkalarının sorularıyla somutlaşırlar karşınızda. Onların cismi ortalıkta yokken de onlarla konuşursunuz.
Sonraki yıllarda zaman zaman karşılaşmışlar, ama nedense her seferinde birbirlerini özlemediklerini fark etmişlerdi. Birbirlerinin eski hallerini bilen insanlar için bazı karşılaşmalarda kaçınılmaz olan bir duygudur bu. İnsan içi azaldıkça geçmişe sığınır, ama geçmiş herkes için aynı zenginlikte olmayabilir. Yıllar öncesinden birinin hatırlattıkları, içinizi azaltıp yoksullaştırabilir. Azalmış olan hayatınızdır belki de; [o kişi]'nin bir suçu yoktur.
Onun yalnızlığı kişiler arası kopukluktan kaynaklanan bir şey değildi. Bir ruh içi yalnızlığıydı onunki. Kendi ruhunun içinde yalnızdı. Atılmış, yabancı. Kabuğuyla çekirdeği arasında ışık yılları.