Günümüzde akla gelebilecek bütün stratejiler şöyle özetlenebilir: Başımızı kurtaramayacağımız borcu, krediyi, gerçek olmayan ve adlandınlamayan her şeyi dolaşımda tutmak.
Anadolu'da bir çeşit halk bilgesi gibi kabul gören kadınlar vardır, zamanında köylerinden, kasabalarından büyük şehrin eteklerindeki gecekondu mahallelerine gelirken yanlarında taşıdıkları kekik, yarpuz, tarhana, yemiş kurusu torbaları gibi, tabiattan öğrenilmiş ince sezişleri, özlü deyişleri, kalbe doğuşlan, hayatın çetin yanlarıyla başetmekteki becerilerini de buralara taşımışlardır.
"Neden sana inanamıyorum acaba?"
"Çünkü bahane sanıyorsun, ama değil, gerçek bu. Benim gerçeğim. Senin hoşuna gitmeyen, benim seninkinden farklı bir gerçeğimin olması."
"Ama unutma bir arada yaşıyoruz."
"Sorun da bu değil mi zaten? Bir arada yaşamak için ille de bir birimize benzememiz gerektiğine duyulan bu adeta dini inanç!"
"Ama sen benim kardeşimsin."
"İyi de, birbirimize benzemeden kardeş olamaz mıyız?"
"Ama ben senin iyiliğin için söylüyorum."
"Benim gerçeğime bu kadar yabancıyken, neyin bana iyilik olacağım nereden biliyorsun?"
Burnumuzun dibindeki hayatlar, küçük taşra şehirlerinde, kasabalarında yaşanan uzak hayatlar, yanımızdan geçip giden hayatlar ancak kitaplarda rastlanabilecek nice tuhaflıklar barındırır. Oysa biz onları yanı başımızdayken değil, kitaplarda gördüğümüzde fark eder, şaşırırız. Tuhaflıklar konusunda kitaplarda yazan hikâyeler nedense hayattan daha ikna edici gelir bize.
Dünyanın bütün hikayeleri aile yaralarıdır. Orada başlar, orada gelişir, oraya dönerler. Birikmiş ev içi kinleri, mutsuzluk fazlası, kirli sırlar, açık ya da örtük şiddet, aşırı sevginin yaraladığı benlikler, istenmezlikler, yetmezlikler, erken kayıplar, öksüzlüğün, yetimliğin, üveyliğin saymakla köpüren, köpürdükçe birbirine benzeyen nedenleri... Mutlu ya da mutsuz bütün sonlar kaçınılmazdır. Bunu bilince daha rahat anlatır insan bir başkasına kendi hikâyesini. Birinin hikâyesini cankulağıyla dinlemeyi, kendi gönlünün bildiklerinden öğrenir.