“Ve sen, bir başına nasıl da hiç kimse olmadan o küçücük, o kocaman halinle yetiyorsun her şeye.
Seninleyim diyorsun uzanca bir zaman. Buradayım ve öpeceğim ellerini...”
“Yokluğun üzerime yıkıldığında,
yakınında bir yerdeydim hâlâ...
Gülümseyişini izledim,
sonra yürüyüşünü
ama uzaktı burası.
Yanına gelip adını kulaklarına fısıldayamayacağım kadar uzak.
Kilometre hesapları allak bullak zihnimde
senin binlerce deniz mili uzaklıkta olduğunu anlamalıydım.
Özlemek mi bu?
Seni nerenden öpeceğimi bile bilmiyorken
hemen buraya gel diye
haykırsaydım ödün kopardı,
yanına gelip öpsem dudağını
savaş borazanları başlar çıldırmış gibi böğürmeye.
Yosunlu bir Çanakkale soğuğunda
karnım delik deşik
harf harf akıyorum
tüm metreleri kareledim
arşın arşın düştüm peşine.
Şiir gibi ölmeden,
adım adına kafiye olmadan
bitecek bu dize biliyorum.
Vakit seni taşıyor sevgili,
denizler taşıyor.
Ben yine de bekliyorum seni.”
“Ve ben tarifsiz boşluk aralıklarıyla doluydum. Bir amacım ve bir düzenim yoktu. Bana kalan artık yollardı. Tüm gönlümdekileri önüme döktüm, bir ömürlük cümlelerim etrafıma döküldü. Meğer ne çok acı biriktirmişim. Oysa ben belkilerden öteye gidemem sanıyordum. Bilmeden o kadar uzağa savurmuş ki rüzgâr beni. Yok olmuştum artık, yelkenlerim de o rüzgârın içinde bir hayali batırmak için çırpınıp duruyorlar, hissediyordum bunu.”
“Bakmadı kimse ardımdan, kimse el sallamadı. Sadece gidiyorum her yerden, kendimi de geride bırakıp. Uyanmak istediğimde bile kimse dokunmuyor tenime, bağırmıyor artık kimse. Alabildiğine tuhaf karabasanlı yollardan geçiyorum, kimse dur demiyor dönüp bakmıyor. Sanırım kimse bana inanmıyor. Nuh’un feryadına inanmadıkları gibi.”