Bir ara yaşlı bir adam tanımıştım, sanırım yetmişini aşkındı; öylesine sessiz ve iyiliksever bir bakışı vardı ki adeta iyilikten, akıllılıktan ve sessizlikten başka bir şey barındırmıyordu kendisinde. O gün bu gün arada bir düşünürüm bende ileride onun gibi biri olsam diye geçiririm içimden
Lisabeth bana baktı. Tanrının bir insana bakışı gibiydi adeta, içime işledi; sert ve kibirli değil pek serinkanlı ve aydınlık bir bakıştı. Ama öylesine ilahi ve üstün bir bakıştı ki karşısında kendimi bir köpek gibi alçalmış hissettim. Bana bakarken ciddi ve üzgün bir ifade kapladı yüzünü. Sanki küstah bir soru karşısında kalmışcasına başını sallayıp uzattığım eli tutmaya yanaşmadı. Eve girip kapıyı sessizce çekerek kapadı arkasından. Kilidin tık diyen sesi geldi kulağıma
Her insanın kendine özgü bir ruhu vardır, dedi. Onu başka bir ruhla karıştıramaz. İki insan birbirine yaklaşabilir, birbirleriyle konuşabilir, birbirlerinin hemen burnunun ucunda olabilir, ancak ruhları bulunduğu yere kök salmış çiçeklere benzer. Hiçbiri kalkıp ötekisinin yanına gelemez. Bunun için kökünü terk etmesi gerekir, böyle bir şeyi de başaramaz. Çiçekler kokularını ve tohumlarını yollar birbirine çünkü birbirleriyle konuşmaya can atarlar, ama bir tohumun istenilen bir yere ulaşması konusunda çiçeğin elinden bir şey gelmez. Rüzgarın işidir bu. Rüzgar da canı istedi mi bu yönden, canı istedi mi öteki yönden eser.
Knulp çoğu zaman böyle davranırdı zaten; durup dururken felsefe yapmaya başlar, ortaya bir takım kurallar koyar, bunların lehinde ve aleyhinde konuşur, bakarsın ansızın yine susardı.