Batı uygarlığını teorik olarak reddetmek, eğer aynı uygarlığın davranış kalıplarını günlük hayatımızda uyguluyorsak, pratikte fazla bir anlam taşımayacaktır. Çünkü davranış kalıplarımızda ve gündelik hayatımızda uyguladığımız tüketim alışkanlıklarımız, bizi, istemesek de, aynı uygarlık dairesinin içine itmeye yetecektir.
İnsanların tüketme (harcama) temayülleri boyuna kamçılanmakta, onların belki üst üste birkaç ömür yaşasalar bile asla eritemeyecekleri, kullanıp bitiremeyecekleri mallar edinmelerini temin edebilmektedir. Kapitalist iktisadiyatın kurallarına göre işleyen bir iktisadi yapı, harcama ve tüketme (israf) mekanizmasını öylesine tabiî hale getirmiştir ki, şimdi böyle bir toplumun üyesi olan herhangi bir kimseye tüketiminde kısıtlama yapması öğütlendiğinde, size hemen böyle bir şeyin iktisadî hayatı toptan batırabileceği yolunda cevap verilecektir. Gerçekten de tüketim (israf) ekonomileri ancak israf sürecinin devam ettirilmesiyle ayakta durabilmektedir.
Uzmanlaşma, iş bölümü denilen hayat tarzı, insanları kapalı kutularda, dar odacıklarda yaşamaya zorluyor. İnsan kendi kapalı kutusunun dar çeperlerini görebiliyor ancak. Daha ötesinin değil. Bu hayatın olumsuz etkileri ise en çok kendi başının derdine düşmüş olarak hayatını yaşamaya çalışan ve istatistiklerde sadece kelle hesabı halinde bir yer tutan yuttaşlarda görünmektedir. Çünkü irfanı kaybettirilen insan bu yurttaştır. Hayatını, labirentlerin çıkmazları içinde geçirmeye zorlanan hayalsiz, irfansız yurttaşlar..
İnsanlar her neyi put olarak görmüşlerse o putlar karşılarına problem olarak çıkmaktadır. Bu açıdan bakıldığında, günümüz dünyasında asıl problemin, problem diye uğraşılan konular olmadığını, fakat asıl problemin kafa yapısından doğduğunu söylemek gerekecektir.
Elimi, ayağımı zincirle istersen, karanlık zindanlara indir beni, ama düşünceme asla zincir vuramazsın. Çünkü o, uçsuz bucaksız göklerde dalgalanan rüzgar gibi özgürdür.