“...İçeride vakit geçmiyordu. Çorbanın içindeki pirinçlerden satranç takımı yapıp, bir takımını ayakkabı boyasıyla boyadık. Orada ihtiyacın, yeni şeyleri keşfetmenin anası olduğunu öğrendim. Bir de parası olanlar mahkûmlardan yumurta satın alıyordu. Onu da mum ışığının üstünde pişiriyorduk.”
“Şimdilerde aramız da biraz bozuk.”
“Niye? Sorun ne?”
“Ne bileyim, abi. Babası biraz sıkıntı çıkartıyor. Telefonda konuşurken de biraz tartıştık.”
“E, tamam. Yarın gideceğiz işte. Giderken bir hediye götür kıza, gönlünü alırsın.”
“Ben de öyle düşünüyordum.”
“Kadınlar ayakkabı ve çantayı sever. Yarın yola çıkmadan bir çanta alırız.”
“Ne çantası abi ya? Delirdin mi?”
“E ne alacaksın, oğlum?”
“Abi, dört kilo elma alırız. Tamam işte.”
“Ya Moein ne elması, oğlum? Offf... Manyak mısın lan sen?”
“Evet abi, elma. Sen ne sandın bizi? Buralar öyle sizin dizileriniz gibi değil. O ne ya öyle pahalı hediyeler falan? Dört kilo elma alırız, yeter işte.”
“Ya Moein, yemin ediyorum ben senin gibi birini hayatım boyunca görmedim, lan. Kıza hediye olarak elma alınır mı, oğlum?”
“Alınır, abi. Gör bak. Nasıl sevinecek yarın.”
“Senin değişmeyişin hoşuma gidiyor. Seni alıp başka bir yere götürseler, boyayıp başka bir yolun kıyısına dikselerdi, yönümü kestirmek için elimde hiçbir işaret bulunmayacaktı. Gereklisin bana; ben değişiyorum, oysa sen nasılsan öyle kalıyorsun, değişmelerimi aana bakarak ölçüyorum. “