Ateşte diri diri yakılmak suretiyle ölüme mahkûm edilen Bruno, korkmadan insanların gözlerinin içine bakıyor, cellatsa yüzünü bir maske altında gizliyordu.
Bütün dünyayı kucaklamaya hazır büyük kalpli bir insan yurdunu, yalnız kendisini seven dar, küçük, bencil ruhlu bir insanın sevdiğinden daha fazla sever. Bruno İtalya’ya döndü. Ölecekse de, yurdunda, doğduğu göğün altında ölmek istiyordu.
İskender’in, Asya seferine çıkmadan, Korinthos’ta filozof Diyojen’i (Diogenes) ziyaret ettiğini anlatırlar. Diyojen, misafirini eve kabul edememiş. Sebebi de çok basitmiş, evi yokmuş, köpek gibi eski bir fıçının içinde yaşarmış. Böyle olduğu halde bu yoksul filozof, hükümdarlardan daha mutlu olduğunu söylermiş. Diyojen, dünyada hiçbir felaket karşısında boyun eğmezmiş. Bir gün Diyojen’i, köle pazarında köle olarak satılacak insanlar arasında görmüşler. Diyojen müşteriye: “Eğer kendine köle değil, efendi almak istersen, beni al” demiş.Büyük İskender’in Diyojen’i ziyaretiyle, iki mağrur insan yüz yüze gelmiş. Biri cihangir İskender, diğeri de fıçısından başka bir şeyi olmayan Diyojen. İskender Diyojen’e, “dile benden ne dilersen” dediğinde şu cevabı almış: “Gölge etme, başka ihsan istemem.” Ve ayrılırken İskender: “Ben İskender olmasaydım eğer, Diyojen olmak isterdim” demiş. Dünyanın fatihi, seferlerin tozları ve yangınların dumanlarıyla milyonlarca insanın güneşini gölgelemişti.