Acı çekmenin tek kural gibi göründüğü o yolculukta, savaşmaya değmeyecek şeyler uğrunda savaşıyordum. Sevgi örneğin. İnsan sevgiyi ya hisseder ya da hissetmez, bu dünyada onu sana hissettirecek bir güç yoktur. Birbirimizi seviyormuş gibi yapabiliriz. Birbirimize alışabiliriz. Bir ömür boyu birlikte yaşayabilir, çocuklar yetiştirebilir, her gece sevişebilir, orgazma ulaşabilir, ama yine de bütün bu yaptıklarımızda korkunç bir boşluk olduğunu, çok önemli bir şeyin eksik kaldığını düşünebiliriz. Kadınlarla erkekler arasındaki ilişkiler konusunda tüm öğrendiklerime baktığımda, aslında uğrunda mücadele etmeye değmeyecek şeylere karşı mücadele etmeye çalıştığımı görüyorum. Buna sen de dahilsin.
Otuzlarındaki bir kadına dönüp: “Baban sana hep neyin nasıl olacağını ve bir kadının nasıl davranması gerektiğini söylemiş. Hep hayallerinle savaşmışsın, 'İstiyorum,' demeyi hiç düşünmemişsin. Her zaman ‘Yapmalıyım'lar, 'Umuyorum'lar, 'Gerekiyor'lar baskın çıkmış." dedi.
"Tutku çok zaman önce ölüp gitmiş, çünkü hepiniz birbirinize alışmışsınız. Bu yüzden dünya size geçen yıl ne verdiyse onu veriyor, ne fazlasını, ne eksiğini. Ve bu yüzden, ruhlarınızın karanlığında, hayatınızda hiçbir şeyin değişmediğinden yakınıp duruyorsunuz sessizce. Neden? Çünkü hayatınız büyük bir meydan okumayla karşılaşmadan sürüp gitsin diye. her şeyi değiştiren gücü hep denetim altında tutmaya çalışmışsınız.”
“Hasadın iyi olmasını arzu ediyorsunuz, o yüzden dünyayı sevmeye karar vermişsiniz. Bu da çok saçma: Sevgi ne arzudur, ne bilgi, ne de hayranlık. Bir meydan okumadır, görünmez bir ateştir."