Sürüklene sürüklene getirilip hayatıma raptedilen zavallı roman kahramanlarıma mı, bunu yapana mı, kendime mi yoksa hepimizin içinde bulunduğu zamana mı acıyacağımı da bilemiyordum.
Bizim kapımız hiç içeriden kilitlenmedi ki oğlum, dedi kendi kendine konuşurcasına; biliyorsun, gece gündüz anahtarı üstünde durur, kim gelirse açar girer.
Uzun uzun hastaneye baktım o sırada. Eski bir tanıdığa bakar gibi baktım. Sekiz yaşındayken, başımın arkasında çıkan yara yüzünden orada, dördüncü kattaki bir odada iki hafta yatmış, attığım çığlıklarla günlerce koridorları çınlatmıştım çünkü. Refakatçim de bana sık sık, sen çok çelimsizsin, büyüdüğünde mutlaka tayyareci olursun deyip duran rahmetli babaannemdi. Pansumana götürülmemişsem, başının etrafı beyaz sargılarla çevrili küçük bir kuş gibi hep odamızın penceresinde olurdum ben; camdan, kederli gözlerle bahçe kapısından giren insanlara bakardım. İçlerinde babam var mı diye bakardım daha doğrusu..
Gördüğün o ecel atı, diye devam etti Eyüp Amca; mutlaka birini almaya gidiyordur. Bu sen de olabilirsin, bir başkası da. Şayet başkasıysa, at sana ayan oluyordur sadece, seyrini o şekilde sürdürüyordur.
Evladım, dedi sonra yüzünü yavaşça kaldırarak; seni takip eden o at, ecel atıdır. Arabanın hızına denk bir hızla onca mesafeyi koştuğuna ve bana mısın demediğine göre, evet, öyledir muhakkak, ecel atıdır.