“Benim sorunum ne istediğini bilmeyen bir adamı kafamdaki modele uydurmaya çalışırken onun istediği kadın olamamaktı.” (Aral, 159)
Hepimiz hayatımızda en azından bir kez düşmedik mi bu yanılgıya? Karşımızdaki insanın ne düşündüğünü, neyi arzuladığını, neyi beklediğini anlamadan, anlamaya çalışmadan ya da anlasak da göz ardı ederek, zihnimizde beliren pürüzlerin, şüphelerin, sonunu düşünmeye çekindiğimiz yolların önüne duvarlar örmeye çalışmadık mı? Sonunun nasıl olacağını içten içe bildiğimiz, hissettiğimiz halde bir “acaba” uğruna tüketmedik mi ruhumuzu, kişiliğimizi, gücümüzü, varoluşumuzu? İşte, içine düşülen bu ikilemlerin, öğrenilmiş çaresizlikleri ve hissettikleri arasında gidip gelirken yolunu kaybedenlerin, kaybolanların kitabı Sadakat.
Olay örgülerinin iç içe geçtiği, eyleme dayalı bir hikâye beklentisi içerisinde olanlar, bu noktada kitabı okuma yönündeki isteklerini tekrar gözden geçirebilirler. Zira, İnci Aral, olayların kendisinden çok, bireyler üzerindeki etkilerini ve bu etkilerin kişilerin iç dünyasına yansımalarını okuyucuya aktaran, titiz ve estetik bir dil kullanımıyla yazılmış, birey ve insan ilişkilerini derinlemesine inceleyen, kimi zaman da düşündüren bir romanla karşımıza çıkar.
Kadın – erkek ilişkileri, evlilik, aşk konuları üzerinden kendi davranışlarını, duygularını ve bu konuları ona sorgulatan insanların onlara nasıl baktığını anlamaya ve çözümlemeye çalışan Azra’nın iç dünyasında bir gezintiye çıkarız yaşadıklarını öğrenirken. Başta Ferda olmak üzere, hayatındaki diğer insanlarla, annesiyle, babasıyla, kardeşiyle ilgili hissettiklerini, sorguladıklarını sorgularız onunla. Toplum baskının insan üzerinde yarattığı etkileri, oturmuş düşünce kalıplarını aşabilmek ve aşamamak arasında gidip gelen kararlılık ve kararsızlık hallerini ve en