“Gördüğünüz şey bir düşten, bir karabasandan başka bir şey değil.”
“Evet, benim için öyle, peki ya mahkûm için?”
“Onun için de bir düştü; sadece o uyuyakaldı, oysa siz uyandınız, hanginizin daha şanslı olduğunu kim söyleyebilir?”
İki koyunu kasaba, iki öküzü mezbahaya götürün ve ikisinden birine diğerinin ölmeyeceğini anlatmaya çalışın, koyun sevinçle meleyecek, öküz keyifle böğürecektir ama insanın, Tanrı’nın kendi görünümüne bir biçim vermek için yarattığı insanın, Tanrı’nın ilk, yegâne ve en yüce görevi olarak yakınlarını sevmeyi dayattığı insanın, Tanrı’nın düşüncesini ifade etsin diye ses verdiği insanın arkadaşının kurtulduğunu öğrendiğinde atacağı ilk çığlık bir sövgüden ibaret olacaktır. Doğanın başyapıtı, yaratılışın kralı olan insanı kutlamak gerek!
Bir bireyin ölümüyle temelinden sarsılan toplum ölümün intikamını ölümle alır ama bir insanın, toplumun hiç umurunda olmaksızın, ona az önce sözünü ettiğimiz intikamın yeterli aracını sağlamaksızın yüreğini parçalayan milyonlarca keder yok mudur? Türklerin kazığının, İranlıların fıçılarının, İrokuaların sinir uçlarına bağlayıp çevirdikleri çubukların çok hafif işkence yöntemleri olarak kalacağı ve yine de kayıtsız toplumun cezasız bıraktığı suçlar yok mudur? Söyleyin, bu tür suçlar yok mudur?
Bir insan babanızı, annenizi, sevgilinizi, nihayet yüreğinizden koparıldığında orada sonsuz bir boşluk ve hiç durmadan kanayan bir yara bırakan o varlıklardan birini öldürdüğünde, giyotinin bıçağı katilin artkafa kemiğinin altı ile trapez kası arasından geçtiği ve size yıllar boyunca manevi ızdıraplar yaşatan kişi birkaç saniyeliğine fiziki acılar çektiği için, toplumun sizin kederinizi yeterince telafi ettiğine mi inanacaksınız?