• Ben her eylül sonu benim olmadığını ve asla onun olamayacağımı bildiğim, güllerin ve camilerin ebedi kentinden iyice uzaklaşırken. Sokak lambaları ıslak kaldırımlarda ışık topları yaparken. Bir akşamüzeri. Kucağımda erken açmış bir demet nergis. Aniden onu görsem.
  • Sevgilim, işte eylül
    Ve işte senin usul usul seğiren yüzün.

    Zaman ki sonsuzdur
    Bitmemiş şiirler gibidir.

    Bazı hüzünleri
    Bazı nehirleri tutup anlatmak gibidir.

    Biz ki zamanı tırnak içine alıp yaşadık
    (İsteğin bulanık kıyısında).

    Bundan değil midir bizim aşkımızda
    Sürekli bir akşam hüznü vardır.
  • Tanıdım Seni

    Seni yalnızlığından tanıdım,
    Kirpikleri kırık çocuk
    Çiğneyip durduğun dudaklarından.
    Gözlerin küllenmiş yangın yeriydi
    Bir eylül göğünün bulut kümeleri
    Donuk bakışlarında;
    Hüznün nasıl da benziyordu
    Benim ilk gençliğime...

    Ellerinden tanıdım seni,
    Yüreğinin yansıması tedirgin ellerinden.
    Bir uzak boşluğa yağmur yağıyordu
    -Anılardan anılara ince çizikler…-
    Yüzün bir türkü sonrasının
    Kederli dalgınlığında;
    Güldün mü, ben mi yanıldım, bilemiyorum,
    Ağıt gibi bir alay dudak uçlarında
    Gücenik duruşundan tanıdım seni.

    Seni kendimden tanıdım çocuk;
    Yüreği sürekli çiğnenen bir yol,
    Gövdesi acılardan acılara köprü…
    Biraz öfke, biraz umut, çokça onur
    olan, kendimden...
    Eğildim öptüm yıkık alnından.
    Uzaktın, kıyamadım sessizliğine.
    Biraz daha dedim içimden, biraz daha;
    Gün olur, onuru güzel çocuk
    Acı da yakışır insanın yüreğine...

    Şükrü Erbaş
  • İskender Pala bu kitabında deniz kuvvetlerinde geçirdiği bir on beş yılını anlatıyor.. 12 Eylül darbesinden hemen sonra başlayan ve 28 Şubat post modern darbesinden kısa süre önce son bulan on beş yıl.. Askeri hayatı, o dönemdeki bir çok askerin başına geldiği gibi düzmece dosyalarla haksız yere ordudan ihraç edilerek son buluyor.. Sonrasında ise hepsi için çok zor günler başlıyor.. Biz bu günlerin İskender Pala için ne denli zor geçtiğini kitabından okuyoruz, diğerlerini ise bunun üzerinden tahayyül etmeye çalışıyoruz.. İskender Pala ki, doçentlik titrına sahip, çevresi oldukça geniş bir insanken, askeriyede olduğu dönemde bir sürü üniversiteden teklif alırken, o zor dönemde sadece 3 kişinin desteğini hatırlıyor.. Kim bilir diğerleri ne hallere düşmüştür diye düşünmeden edemiyor insan..

    On beş yılda neler yaşamış? Bir sürü ilginç anı, epeyce haksızlık ve ön yargı.. Bunun sonucu ilk ataması hariç tam on bir tayin.. Kitabı okurken Pala'nın bilgisine ne kadar güvendiğini görüyor ve zaman zaman megalomanca da buluyordum açıkçası.. Hatta kendisi de bu konuda biraz özeleştiride bulunuyor, bazen gereksiz yere basit inatlaşmalara girdiğinden bahsediyor..

    Bütün bunların dışında beni kitapta en çok etkileyen iki şey vardı..
    Birincisi iskender Pala'nın azmi ve çalışkanlığı.. Kendisi doktorasını ve doçentliğini askeriyedeyken yapıyor ve bu dönemde bir çok araştırma yapıp kitap da yazıyor.. Öyle ki uzun zaman tatil nedir bilmeden, işten geldikten sonra akşamları odasına kapanarak, haftasonlarını da çalışarak geçirerek hem de..
    İkincisi ise eşinin desteği.. Aslına bakarsanız eşinin desteğini bir kez dile getirmiş kitabında, daha fazla değil.. Ama kitabı okuduğunuzda İskender Pala'nın bu denli çalışabilmesini ve üretebilmesini ancek eşinin olağanüstü desteğiyle gerçekleştirmesinin mümkün olduğunu görüyorsunuz.. Bir insan sürekli çalışıyorsa ve ailesiyle birlikte tatil yapmayı bile çok erteleyebiliyorsa ve yine de üretken olabiliyorsa o evde müthiş bir destek ve huzur ortamı var demektir.. Bu açıdan evliliklerine gerçekten gıpta ile baktım..

    Sonuç itibariyle okunmasını kesinlikle tavsiye edeceğim bir kitap..
  • #biyografipostu 1

    Philo Taylor Farnsworth (d. 19 Ağustos1906 - ö. 11 Mart 1971) Amerikalı mucit. Televizyonu John Logie Baird'den habersiz olarak icat etmiştir. Orta halli laboratuvarında 7 Eylül 1927'de bir görüntüyü bir odadan diğer bir odaya nakletmeyi başardı.

    Televizyonun icadı

    Farnsworth başarılı elektronik televizyon gösterimini gerçekleştiren ikinci kişiydi. Kendi kendini yetiştiren 21 yaşındaki mütevazı dâhi orta halli laboratuvarında 7 Eylül 1927'de bir görüntüyü odadan odaya nakletmeyi başarmıştı. Bu, Idaho'da 14 yaşında bir köy çocuğuyken hayal ettiği şeydi. Tıpkı radyonun sesi ilettiği gibi havadan görüntüyü iletmeyi aklına koymuştu. 14 yaşında bir gün tarlayı sürerken, şaşkınlıkla şunu fark etti; görüntü tıpkı tarladaki gibi yatay sıralarda dizilmiş elektronlarla nakledilebilirdi. Bu fikir, onun görüntüyü nakledecek cihazı icat etme yarışında bir adım öne geçmesini sağladı. Çünkü diğer mucitler sorunu mekanik sistemlerle çözmeye çalışıyordu.

    Televizyonu bulmak, Farnsworth'a yaşarken de, öldükten sonra da yaramadı. Hayatı boyunca televizyona bir kez çıktı, CBS'in 'Benim Bir Sırrım Var!' adlı oyun programına çıkmıştı. Programda ünlü konuklar, karşılarındaki ünsüz kişiye sorular yönelterek sırrını ortaya çıkarmaya çalışıyorlardı. Farnsworth ünsüz konumundaydı. Sırrı da "Ben elektronik televizyonu icat ettim."di. Ünlüler sırrı çözemeyince Farnsworth evine 80 dolar ve bir karton da Winston sigarası götürmeye hak kazandı. Farnsworth, 1971'de 64 yaşında öldü.

    Ölümünden sonra

    Her zaman arkasında olan karısı Pem Gardner Farnsworth, hayatının son yıllarına kadar onun tarihte hak ettiği yeri alabilmesi için uğraşmaya devam etti. Çabalarının karşılığını ise ancak 2002 yılında, televizyonun icadının 75'inci yılı nedeniyle yapılan Emmy yayınında aldı. Bayan Farnsworth'un 'televizyona çıkan ilk kadın' olarak alkışlandığı gecede Philo T. Farnsworth da ilk kez televizyonun mucidi olarak onurlandırıldı.
  • dokuz eylül
    İzmir kapısını açar açmaz
    şakağına bir mermi çivilediler
    bozköy'lü hasan'ın
    düşmedi
    öylece ayakta durur
    ay ışığında baksan
    görürsün
  • Hem gün gelir şiirler de eskir biliyorsun
    Kalır ama bir yerlerde bir eylülün eylül lduğu