• Mustafa Kemal Atatürk'ü sevmek ve putlaştırmak ince bir çizgiyle ayrılıyor günümüzde. Ki onu da sevmek demek maddi ve görünür olanı değil fikirlerini, devrimlerini, öğütlerini benimsemekken ne yazık ki insanüstü özellikler yüklemekten geri kalmıyoruz.
    Özellikle son yıllarda ona karşı artan düşmanlıkla beraber bilgi sahibi olmadan sırf taraf olmak için sevdiğini saydığını söyleyenlerin sayısı giderek arttı ve artıyor.
    Bu kitabı okuduktan sonra Atatürk'e duyulan sevgi ve nefretin net çizgilerle ayrıldığını daha iyi gördüm. Seviyorum diyenler ve nefret edenler. Atatürk yerine hangi ismi koyarsak koyalım aslında bu sonuç değişmiyor. Dengeyi kuramıyoruz.
    Evet Mustafa Kemal alkol ve sigara kullanıyordu. Evet hurafelere itibar etmiyordu. Evet sinir hastasıydı. Evet hırslıydı. Fakat böyle ucuz bahanelerle koca ülkeyi yok olmaktan kurtardığı gerçeğini göz ardı etmek nankörlükten başka ne olabilir? Cumhuriyetin ilanından 1938'e kadar geçen süre sonunda hazinede bütçe fazlası olması, buraya yazmakla bitmeyecek acılan fabrikalar, kadınlara verilen haklar, çiftçinin kurtarıldığı vergiler, seçme seçilme hakkı, eğitimdeki devrimler, savaştan çıkmış bitkin bir halkın tekrar yaşama tutunması, hakkında yazılan kitaplar, kendi yazdığı kitaplar, vefatındaki insan seli... Liste daha da uzayabilir bunu hepimiz biliyoruz. Ama asıl konuya dönmem gerek.
    Bozkurt. Okurken eğer Nutuk'u okumamış olsam, sadece tahta sıraların ardında verilen bilgilerle yetinmiş olsam, son yıllarda tv de gösterilen ucuz programların anlatımlarına inanmış olsam Mustafa Kemal benim için bambaşka bir konumda olurdu. Özellikle aldığı bütün önemli kararlarda yazara göre sadece "TALİH"in yardım etmiş olmasını okuduktan sonra ülkenin kazara kurtarıldığına karar verirdim. Alıntılarda da göreceğiniz üzere bazı yerlerde sanki havayı yumuşatmak için söylenmiş gibi övgüler koymuş yazar bana göre. Talih - kadın - kibir üçlemesinden oluşan bir Atatürk. Mustafa Kemal hayattayken de eleştirilere açık biriydi fakat bu kitapta yer alan birçok cümle eleştiriden ziyade yazarın içinde biriktirdiği kinin yansıması sadece. Körü körüne bağlı olanların okumaması gereken bir kitap. Sadece "ben onu çok seviyorum" diyenlerin kesinlikle uzak durması gereken bir kitap. Çünkü eleştirileri yapısalcı olmaktan çok hakaret düzeyinde olduğu için insanların sinirlerini bozabilir. Ki ben bile sırf ne demiş diye okumak için okudum. Ve biter bitmez bu cümleleri yazdım. Atatürk sevgisi veya saygısı ezber kalıplarla değil gönülden kurulan köprülerle öğretilmeli. Putlaştırmayla ya da kişisel yaşamıyla ilgilenmek yerine ülke için halk için neler yaptığına bakılmalı. Onu tanımak için Nutuk okunmalı okutulmalı.
    Şu sözü harf harf anlaşılmalı anlatılmalı:
    "Beni görmek demek, mutlaka yüzümü görmek demek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız, bu kafidir."

    Not: Incelemede ne yazdığımı geriye dönüp okumadım. Olumlu veya olumsuz eleştiriyle hiç alakası olmayan tamamen kişisel öfke ve nefretten doğan cümlelerle anlatılmış bir kitaptan öteye gidemedi benim için. Atatürk'ün bütün yaşamı talih kadın ve kibir üçgeninde geçmiş gibi gösterilen bu kitap benim için hiçbir tarihi veya edebi değer taşımıyor.
  • Hangi kitaptan ezber bu!!!
    miş miş miş te
    mış mış mış😎😏
    🎵🎵🎵
  • Kitapta IŞİD'in (Irak Şam İslam Devleti) yarattığı tahribat anlatılıyor. Annesiz babasız kalan çocuklar, bir paket sigaraya satılan ezidi kızlar, köleler, savaş, açlık, yoksulluk, ölüm, daha neyin ne olduğun ayırt edemeyen çocukların omzuna yüklenen yükler, tecavüzler, tacizler, birbirini seven ama ayrı kalan kalpler ve ortadoğunun hazin yüzü...

    Roman, İstanbul'da yaşayan gazeteci İbrahim'in çocukluk arkadaşı Mardinli Hüseyin'in ölümünü duyması ve bunun üzerine olayı araştırmak için memleketi olan çocuklugunu geçirdiği Mardine gitmesiyle başlıyor.

    Hüseyin yardımseverliğiyle tanınan bir gençtir birgün yine amacı yardımken Ezidi bir kadına aşık olur ve olaylar böylelikle başlar.
    Kitapta Ezidiler hakkında bilgi verilmiş, doğru bilinen yanlışlardan da bahsedilmiş. Örneğin; halk tarafından Yezidi diye biliniyor ama doğrusu Ezidi'dir. Ezidiler şeytana tapıyor diye biliniyor ama şeytana tapmıyorlar, güneş ve tavuskuşu onlar için kutsal (hatta meleklerinin adı melektavus), maruldan ve mavi renginden hoşlanmıyorlar, kutsal kitapları yok inançlarını ezber yoluyla sürdürüyorlar.

    Kitap konusu itibariyle surukleyici dili sade ve akıcı. Yine bir Zülfü Livaneli farkı diyebilirim.
  • Montaigne

    Denemeler ve kısa hikayeler hep net ve can alıcı olmuştur.
    Şu yazının dörtyüz küsur yıl önce yazılmış olması bugünün sadece şekil olarak değiştiğini fakat insanların duygularının ,bakış açılarının ve yaşam amaçlarının hiç değişmediğini okuyarak şahit olabilirsiniz.Zaten yazarın kendi dönemine göre bile binlerce yıl önce ki düşünürlerin bolca sözlerine yer verilmiş.Yani dünyanın tüm bilim ve fikirlerin kaç kere kaybolup tekrar zirve yaşadığını kim bilebilir ki ?
    Sonuçta insan hep aynı insan (Değişen,gelişen ve aynı anda ilkelleşip farklılaşan )

    Esere dönecek olursak, kitabın her yanına samimi açıklamalar dizerek,yaşanmış tecrübelerin edebiyat kokusuyla şekillendirip ve en önemlisi de felsefeyi sol cebine koyup KENDİ HAYAT ANLAYIŞINA göre tespitlerde bulunması harika olmuş.

    Sanırım ikinci okumamdı bu eseri ve ilk okuduğum yıllarda muhtemelen pek bir şey anlamamıştım .Çünkü belirli bir hayat tecrübesi olmadan okunan bu tür fikir yazıları sadece ezber hafızada kalıp ," evet o eseri okumuştum ve çok güzeldi " ifadesi kullanarak içeriğini hatırlamadığımız tozlu raflar ahalisi olarak kalıyor.

    O kadar çok altını çizdiğim yer oldu ki ,bazı yerlerini pas geçmek zorunda kaldım.Çünkü böyle içerikli bir eserin ciltlerinin sağlam kalmamasından korktum.Muhakkak tekrar tekrar dönülerek rastgele yerlerinden başlıklar seçip okunması gereklidir diye düşünüyorum..
    İyi OKumalar....
  • Seccaden kumlardı...
    Devirlerden, diyarlardan
    Gelip göklerde buluşan
    Ezanların vardı.

    Mescit mümin, minber mümin..
    Taşardı kubbelerden Tekbir,
    Dolardı kubbelere "amin"!

    Ve mübarek geceler, dualarımız,
    Geri gelmeyen dualardı.
    Geceler ki pırıl pırıl,
    Kandillerin yanardı!

    Kapına gelenler ya MUHAMMED,
    - Uzaktan, yakından -
    Mümin döndüler kapından!

    Besmele, ekmeğimizin bereketiydi;
    İki dünyada aziz ümmet,
    MUHAMMED ümmetiydi.

    Konsun yine pervazlara
    Güvercinler;
    "Hu hu"lara karışsın
    Aminler..
    Mübarek akşamdır;
    Gelin ey Fatiha’lar, Yasin’ler!

    Şimdi SENİ ananlar, anıyor ağlar gibi..

    Ey yetimler yetimi,
    Ey garipler garibi;
    Düşkünlerin kanadıydın,
    Yoksulların sahibi..
    Nerde kaldın ey RESUL,
    Nerde kaldın ey NEBİ?

    Günler, ne günlerdi, ya MUHAMMED;
    Çağlar ne çağlardı:
    Daha dünyaya gelmeden
    Müminlerin vardı..
    Ve bir gün ki gaflet
    Çöller kadardı,
    Halime’nin kucağında
    Abdullah’ın yetimi,
    Amine’nin emaneti ağlardı!

    Hatice’nin goncası,
    Aişe’nin gülüydün.
    Ümmetin gözbebeği,
    Göklerin RESULÜYDÜN..
    Elçi geldin, elçiler gönderdin.
    Ruhunu ALLAH’a,
    Elini ümmetine verdin.
    Beşiğin, yurdun, yuvan
    Mekke’de bunalırsan
    Medine’ye göçerdin.
    Biz bu dünyadan nereye
    Göçelim, ya MUHAMMED?
    Yeryüzünde, riya, inkar, hıyanet
    Altın devrini yaşıyor..

    Diller, sayfalar, satırlar
    "Ebu Leheb öldü"diyorlar:
    Ebu Leheb ölmedi, ya MUHAMMED;
    Ebu Cehil, kıtalar dolaşıyor!

    Neler duydu şu dünyada
    Mevlid’ine hayran kulaklarımız;
    Ne adlar ezberledi, ey NEBİ,
    Adına alışkın dudaklarımız!
    Artık, yolunu bilmiyor;
    Artık, yolunu unuttu
    Ayaklarımız!
    Kabe’ne siyahlar
    Yakışmamıştı, ya MUHAMMED,
    Bugünkü kadar!

    Haset gururla savaşta;
    Gurur, Kaf Dağı'nda derebeyi..
    Onu da yaralarlar kanadından,
    Gelse bir şefkat meleği.
    İyiliğin türbesine
    Türbedar oldu iyi!

    Vicdanlar sakat
    Çıkmadan yarına.
    İyilikler getir, güzellikler getir
    Adem oğullarına!

    Şu gördüğün duvarlar ki
    Kimi Taif’tir, kimi Hayber’dir.
    Fethedemedik ya MUHAMMED,
    Senelerdir.

    Ne doğruluk, ne doğru;
    Ne iyilik, ne iyi..
    Bahçende en güzel dal,
    Unuttu yemiş vermeyi.
    Günahın kursağında
    Haramların peteği!

    Bayram yaptı yabanlar;
    Semave’yi boşaltıp
    Save’yi dolduranlar.
    Atını hendeklerden-bir atlayışla-
    Aşırdı aşıranlar.
    Ağlasın Yesrib,
    Ağlasın Selman’lar!

    Gözleri perdeleyen toprak,
    Yüzlere serptiğin topraktı.
    Yere dökülmeyecekti, ey NEBİ,
    Yabanların gözünde kalacaktı!

    Konsun yine pervazlara
    Güvercinler;
    "Hu hu"lara karışsın
    Aminler.
    Mübarek akşamdır;
    Gelin ey Fatiha’lar, Yasin’ler!

    Ne oldu, ey bulut,
    Gölgelediğin başlar?
    Hatırında mı, ey yol,
    Bir aziz yolcuyla
    Aşarak dağlar taşlar,
    Kafile kafile, kervan kervan
    Şimale giden yoldaşlar!

    Uçsuz bucaksız çöllerde,
    Yine, izler gelenlerin,
    Yollar gideceklerindir.

    Şu tekbir getiren mağara,
    Örümceklerin değil;
    Peygamberlerindir, meleklerindir.
    Örümcek ne havada,
    Ne suda, ne yerdeydi.
    Hakkı göremeyen
    Gözlerdeydi!

    Şu kuytu, cinlerin mi;
    Perilerin yurdu mu?
    Şu yuva-ki bilinmez,
    Kuşları hüdhüd müdür,
    Güvercin mi kumru mu?
    Kuşlarını bir sabah,
    Medine’ye uçurdu mu?

    Ey Abva’da yatan ölü,
    Bahçende açtı dünyanın
    En güzel gülü;
    Hatıran, uyusun çöllerin
    Ilık kumlarıyla örtülü!

    Dinleyene, halâ,
    Çöller ses verir:
    "Yaleyl! " susar,
    Uğultular gelir.
    Mersiye okur Uhud,
    Kaside söyler Bedir.
    Sen de, bir hac günü,
    Başta MUHAMMED, yanında Ebubekir;
    Gidenlerin yüz bin olup dönüşünü
    Destan yap, ey şehir!

    Ebubekir’de nur, Osman’da nurlar.
    Kureyş uluları, karşılarında
    Meydan okuyan bir Ömer bulurlar;
    Ali’nin önünde kapılar açılır,
    Ali’nin önünde eğilir surlar.
    Bedir’de, Uhud’da, Hayber’de
    Hakk’ın yiğitleri, şehit olurlar.

    Bir mutlu günde, ki ölüm tatlıydı;
    Yerde kalmazdı ruh.. kanatlıydı.

    Konsun-yine-pervazlara
    Güvercinler;
    "Hu hu"lara karışsın
    Aminler.
    Mübarek akşamdır;
    Gelin ey Fatiha’lar, Yasin’ler!

    Vicdanlar, sakat çıkmadan,
    Ya MUHAMMED, yarına;
    İyiliklerle gel, güzelliklerle gel
    Adem oğullarına!

    Yüreklerden taşsın
    Yine, imanlar!
    Itri, bestelesin Tekbir’ini;
    Evliya okusun Kur’an’lar!
    Ve Kur’an’ı göz nuruyla çoğaltsın
    Kayışzade Osman’lar!

    Naatını Galip yazsın,
    Mevlid’ini Süleyman’lar!
    Sütunları, kemerleri, kubbeleriyle
    Geri gelsin Sinan’lar!
    Çarpılsın, hakikat niyetine
    Cenaze namazı kıldıranlar!

    Gel, Ey MUHAMMED, bahardır.
    Dudaklar ardında saklı
    Aminlerimiz vardır! ..
    Hacdan döner gibi gel;
    Mirac’dan iner gibi gel;
    Bekliyoruz yıllardır!

    Bulutlar kanat, rüzgar kanat;
    Hızır kanat, Cibril kanat,
    Nisan kanat, bahar kanat;
    Ayetlerini ezber bilen
    Yapraklar kanat..
    Açılsın göklerin kapıları,
    Açılsın perdeler, kat kat!
    Çöllere dökülsün yıldızlar;
    Dizilsin yollarına
    Yetimler, günahsızlar!
    Çöl gecelerinden, yanık
    Türküler yapan kızlar
    Sancağını saçlarıyla dokusun;
    Bilal-i Habeşi sustuysa
    Ezanlarını Davut okusun!

    Konsun-yine-pervazlara
    Güvercinler;
    "Hu hu"lara karışsın
    Aminler..
    Mübarek akşamdır;
    Gelin ey Fatiha’lar, Yasin’ler!
  • Birçok bilimsel başarıya imza atan Türk fizik mühendisi Canan Dağdeviren, yaptığı çalışmalarla dünyanın dikkatini çeken bir araştırmacı. Pilsiz çalışan giyilebilir bir kalp çipi ve cilt kanserini teşhis eden bir cihaz geliştiren Dağdeviren, Harvard Üniversitesi’nin Genç Akademi üyeliğine seçilen ilk Türk. Çalışmalarını MIT Media Lab’de sürdüren Canan Dağdeviren, başarısının sırrını ve onun yolunda ilerlemek isteyen gençlere tavsiyelerini Amerika’nın Sesi Türkçe Yayın Bölümü’yle paylaştı

    Özlem Tınaz: Amerika’nın Sesi Türkçe Yayın Bölümü’ne vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz. Eminim ki bir çok kişinin aklındaki soru: Amerika maceranızın nasıl başladı?

    Canan Dağdeviren: “Amerika’ya 2009 yılında Fullbright doktora bursunu kazanarak geldim… Ve bu bursu kendi alanımda ilk sırada kazanarak Illinois Üniversitesi’nde doktora eğitimi almaya hak kazandım. Illinois Üniversitesi’nde malzeme bilimi ve mühendisliği bölümünde yaklaşık 5-5.5 yıl eğitim gördüm. Daha sonra da MIT’ye geldim. MIT’de doktora sonrası araştırmalarımı yapmak üzere Bob Lenger'la birlikte çalıştım. Hemen akabinde Harvard Üniversitesi Genç Akademi üyesi seçildim. Sonra tekrar aynı yıl MIT Media Lab’de şu anda bulunduğumuz yerde hiç başvuru yapmadığım halde ‘faculty’ posizyonu kazandım. 2015 yazı benim MIT’deki ilk yazımdı. Ve kendi alanında başarılı akademisyenleri çağırabildiğim bir çalıştay düzenlemek istemiştim. Böylelikle sadece bu alandaki kişileri yalnızca kağıtlarından değil yüzyüze tanışmak etkili olabilir diye düşünmüştüm. Ve çalıştayı yapan biri olarak sunumun sonunda 10 dakikalık küçük bir konuşma yapmanız bekleniyordu. Konuşmayı yaptığımda Media Lab’in direktörlerinden biri yanıma gelip konuşmamı çok beğendiğini ve daha detaylı bir konuşma yapıp yapamayacağımı sordu. Ben de ‘Tabii ki de gelirim, bir blok ötede bir yer, gelip konuşma yaparım ’demiştim. Ve konuşmanın ortalarında farkettim ki bu aslında bir iş konuşması çünkü katılan herkes hocaydı, dışarıdan hiç kimse yok. Ve hemen konuşmanın ortasında da teklif aldım ve dediğim gibi hiçbir cv, mektup ya da vs vermeye gerek kalmadan bu grubuma başlamış oldum.”

    Özlem Tınaz: Temel eğitiminizi Türkiye’de aldınız. Buraya geldiğinizde zorluk yaşadınız mı?

    Canan Dağdeviren: “Amerika’ya ilk geldiğimde zorlandığımı düşünmüyorum, genelde kişiliğim itibariyle gittiğim yerlerde zorlanmadığımı düşünüyorum, hemen adapte olabiliyorum. Tıpkı benim aletlerim gibi; yeterince flexible’ım, esneğim sanırım. Tek zorluk çektiğim yer biraz yemekler konusundaydı. O konuda da artık kendimi geliştirdim güzel yemek yapabiliyorum. Annem kadar tabii yemek yapamıyorum maalesef ama özlüyorum. Yaprak dolması sarma en çok onları çok seviyorum. Annem Adanalı. Çok güzel yapar. Ama tüm yemekleri memleketin suyunu bile özlemiyorum. Zorluklar elbette vardı bir kere kadın olmak başlı başına bir problemdi benim için o nedenle aslında benim laboratuvarım o yüzden transparent, dışarıdan içeride ne yapıldığını görebiliyorsunuz çünkü ben Amerika’ya ilk geldiğimde kendi research grubumun içindeki tek kadın araştırmacıydım. Teorik bilgim çok iyiydi ama pratik bilgim hiç yoktu. Hiç bilmiyordum nasıl yapılıyor bu işler. Ve birine soru sorduğumda cevap almam çok zor oluyordu. Fakat yaptığım şey bir sandalye alıp laboratuvara gidip sabahtan akşama kadar herkesi izlemek oldu. Gözlem yapmak çok önemli. Bu gözlem sonucunda aylar sürse de, kendi yapabileceğim konsepti ortaya koymuş oldum. O nedenle bu laboratuvarı da camdan yaptım ki dışarıdan gelen herkes gözlem yapabilsin, isteyen herkes gelip bakabilsin. Çoğu zaman lise öğrencileri, ortaokul öğrencileri geliyor sandalye veriyoruz oturuyorlar ve bizim içeride neler yaptığımızı, herhangi bir eğitim ya da izin almalarına gerek kalmaksızın görebiliyorlar. Türkiye’de en azından benim zamanımda öyleydi; çok iyi teorik bilgi öğrendiğimizi düşünüyorum fakat sorgulamak çok geri planda kalıyor. Genelde bilgileri hep ezber tarzında çalışıyoruz. Ve de takım çalışması çok az maalesef Türkiye’ye bakarsak, onun için daha çok projeye dayalı çalışmaların yapılmasını ben yüreklendirmeye çalışıyorum Türkiye’deki öğretmen ve öğrenci arkadaşlarımla birlikte. En önemli şey kritik düşünme, eleştiri yapabilme, soru sorabilme, Türkiye’de soru sorabilmek maalesef çok zor. Ben çok soru sorduğum zamanlar hep negatif olarak susturulmuştum. Ama soru sormanın ben büyük bir erdem olduğunu düşünüyorum. Ve Amerika’da da zaten bunu hep teşvik ederler. Hatta bu yıl verdiğim ilk resmi derste çocuklara soru sormayı öğrettim. Çünkü soru sormak demek, küçülen dünyayı genişletmemizi sağlıyor ve zaman kazanmamızı sağlıyor. Çünkü zamanımızda en gerekli şeylerden biri zaman, o nedenle kritik düşünme, soru sorma bunları daha çok teşvik etmek lazım.”

    Özlem Tınaz: Ortaokul ya da lisedeyken bilimle uğraşmayı hayal ediyor muydunuz? Bir hedef koydunuz ve başarıya öyle mi ulaştınız?

    Canan Dağdeviren: “Aslında Amerika ya da herhangi bir ülke yoktu kafamda. Sadece yapmak istediğim bir proje vardı ve o projeyi yapabilmek için de bu işi yapabilen insanları araştırmaya başlamıştım. Bir çok ülkeyi ve bir çok ülkedeki araştırmacıları araştırdım. Çin, Ortadoğu, Asya, Amerika, Avrupa’nın birçok ülkesi ve sonra benim yapabileceğim şeyleri yapabilecek birinin Illınois Üniversitesi’nde olduğunu bulmuştum, John Rogers, benim doktora hocam. Ve ondan aletleri nasıl esnek ve çekilebilir yapabileceğimi öğrenmiştim. Amerika’ya geliş sürecim de böyle başladı. Çünkü hocamı bulmak istemiştim. Onu da Illinois’de buldum. O nedenle de Amerika’ya geldim.”

    Özlem Tınaz: Biliyoruz ki bu başarınızda annenizin büyük rolü var. Size nasıl destek oldu?

    Canan Dağdeviren: “Annem kilit insan, gizli kahraman, benim ben olmamı sağlayan, hem kişilik olarak hem vücut olarak, tabii babamın yardımlarını da unutmamak lazım ama annem benim hayatımdaki en etkili ve en unutulmayacak yapıtaşı, temel.”

    Özlem Tınaz: Canan Dağdeviren’in bir günü nasıl geçiyor?

    Canan Dağdeviren: “Genelde ben güne koşu yaparak başlıyorum. 6 gibi başlıyorum güne. Çünkü beyin kapasitör gibi; hep yüklediğiniz zaman bir zaman sonra patlıyor. Recharge etmeniz lazım. Başka şeyler yapmanız gerekiyor. Benim en çılgın fikirlerim genelde koşarken oluyor. Koşuyorum, geliyorum sonra çok güzel bir Türk kahvaltısı yapıyorum. Hayatın mutluluğu bence kahvaltı. Sonra Türk kahvesi içiyorum, öyle başlıyorum güne. Benim olmazsa olmaz ilk üç aktivitem güne başlarken, sonra toplantılarım oluyor, öğrencilerimle birlikte laboratuvarda çalışıyorum. Makaleler yazıyoruz. Birçok sergiyi ziyaret etmeye çalışıyorum çünkü sergiler, özellikle sanatta, beni çok motive eden ve aynı zamanda yüreklendiren ve farklı bakış açılarına sahip olmamı sağlayan aktiviteler. Zaten burada birçok müze var, onları gezmek, çizimleri görmek farklı görüşleri ve kültürleri öğrenmek bana çok şey katıyor. Ve bunu da kendi yaptığım teknolojilere entegre edebildiğimi düşünüyorum. Öğrencilerimle vakit geçiriyorum, ders anlatıyorum, ders veriyorum. Kültürün hayatımda büyük bir yeri var. Mesela ders verirken sadece ders öğretmiyorum aynı zamanda kültürümüzü de tanıtıyorum. Mesela yaptığımız aktivitelerden biri de; mercimek çorbasına ekmek batırıp, yemek. Bunu öğretmekti. En son dersimizi sucuk mangal yaparak kapattık.”

    Özlem Tınaz: Gençlerle Skype görüşmeleriniz devam ediyor mu?

    Canan Dağdeviren: “Evet, devam ediyor. Pazar günleri 2 saat az uyuyorum. Ve bana ulaşan öğrencilerle Skype toplantıları yapıyorum. Genellikle 20 dakika sürüyor toplantılarımız ve bire bir, grup şeklinde değil. Tamamen kişiye göre ve alanı farketmeksizin herkesle, her öğrenciyle görüşüyorum. Bana yazan öğrenciler arasında ilahiyat fakültesinden öğrenciler de var, tıp dünyasından insanlar da var. Hukuk okuyan öğrenciler var. Cevabı bende değilse bile network’üm de olan hocalarla birleştiriyorum onları.”

    Özlem Tınaz: Biraz da projelerinizden bahsedelim, biliyoruz ki kalp pili üzerinde çalıştınız.

    Canan Dağdeviren: “Kalp pili aslında benim doktora süresinde yaptığım hipotezin sadece küçük bir bölümü. Ama çok ses getirdi o bölüm. Kalp pili, biliyorsunuz, kalbinizin ritmi iyi olmadığı zaman kalbin iç çeperine gelen bir elektrot vasıtasıyla voltaj yollayıp, kalbin ritminin tekrar iyi olması sağlanıyor. Fakat bu piller her 6 ya da 7 yılda bir değiştirilmek durumunda çünkü içindeki batarya, pil bitiyor. Bizim yaptığımız teknoloji bir sistem üzerine kurulu ve incecik levhalar şeklinde kalbin, akciğerin ve diyaframın üzerine yapıştırılıyor. Ve sizin iç organlarınız hareket ettikçe, mesela; kalp atışı veya nefes alıp verme, bu alet eğilip, bükülüyor ve dışarı elektronik güç veriyor. Elektrik gücü veriyor. Ve siz bunu kullanarak kalp piliniz tekrardan çalıştırabiliyorsunuz. Şu anda Media Lab’de onun bir başka versiyonunu yapıyoruz. Artık kalbin içerisine girmeye gerek kalmadan bu platformları direkt dizimizin kolumuzun ya da iç çamaşırımızın bir parçası olacak. Ve siz normal günlük hayatınıza devam ettikçe mekanik enerjiyi elektrik enerjisine dönüştürüp kablosuz bir şekilde bu elektronik gücü başka aletlere de gönderebileceksiniz. Bundan sonra daha çok meme kanseri üzerine çalışmak istiyorum. Uzay teknolojileriyle çok ilgileniyorum. Belki astronotlar için özel bir tekstili de işin içine koyabileceğimiz akıllı giysiler ve farklı elektronik aletleri var olan tekstilin içine koyabileceğimiz oluşumlar yapmayı planlıyoruz. Şu an MIT’de kendi grubumla birlikte daha çok vücut içerisine girebilen, giyilebilen küçük aletler yapıyoruz. Yaptığımız aletlerden biri beyne entegre edilebilen ve beynin en dip köşelerine kadar inebilen üç boyutlu iğne şeklinde bir alet ve esnek ve aynı zamanda da beynin içine girebilecek kadar sert bir platform. Bu ne yapıyor? Normalde siz Parkinson hastasıysanız ilaçları ağız yoluyla veya damar yoluyla almak durumundasınız. Bu da maalesef tüm vücuda zarar veriyor. Sadece beynin o noktasına gitmiyor. Fakat bizim yaptığımız bu platform sayesinde kablosuz olarak çalışabilen ve direkt bilgisayarlardan kodlar vasıtasıyla gönderdiğimiz mesajlarla ilaçları çok minik boyutlarda beynin istenilen noktasına indirgenebiliyor. Böylelikle sistemik toksisi denilen problemi de önlemiş oluyoruz. İlaç gereksiz yere vücudun her yerinde dağılmıyor. Çok büyük miktarlarda değil küçücük miktarlarda beyindeki değişiklikleri saniyeler içinde görebiliyoruz.”

    Özlem Tınaz: Sizin bir de pijama tanımlamanız var. Onu açar mısınız?

    Canan Dağdeviren: “Ben günümüz tıbbının pijama tarzı olduğunu düşünüyorum. Bol, size uymak zorunda değil. Annenizin babanızın pijamasını giyebilirsiniz. Ama ben bugünün tıbbını, takım arkadaşlarımla birlikte, öğrencilerimle birlikte ‘suit type’ yapmak istiyorum. Tamamen sizin üzerinize oturan ceket tarzı. Ve vücudunuzun her tarafını kaplayan tarz, böylelikle vücut içerisinde ve dışında olan tüm etkileri dışarıya bir ara yüz vasıtasıyla iletebilen teknolojiler. Bunu da ancak ve ancak geleneksel olmayan, çekilebilir, esnek, ince aletlerle yapabiliriz.”

    Özlem Tınaz: Fareler ve maymunlar üzerinde çalıştığınızı söylediniz. Hayvanseverler aslında bu tür deneylere ve deneklere karşılar. Sizin görüşünüz nedir?

    Canan Dağdeviren: “Elbette hayvanlara büyük saygım ve sevgim var. Ve insanlara belki de bilmeden harika yardımlarda bulunuyorlar. Bu konuya ben de çok hassasım, özellikle çok hassastım, bu konuya başlamadan önce. Hayvanları çok seviyorum ama onlara dokunamama gibi bir sorunum var. Ama eğitimler alıp artık onlarla deneyler yapmaya başladım ve bir güzellik daha yapmaya başladık yaptık biz. Normalde şu anda var olan teknolojiler çok büyük. Beyne indirgediğinizde beyinde probleme neden oluyor. Ama ben bunu öğrendikten sonra ‘mikrofibrication’ dediğimiz mikron boyuttaki teknolojiyi, saç teli kalınlığından ince, 10 kat daha ince aletler yapıp, bunları beyne indirebiliyoruz hayvanlar yaşarken. Ve hayvanlar hiç acı çekmiyor. Bu da teknolojinin ne kadar ileri olduğunu gösteriyor. Ama her zaman söylüyorum en az öğrendiğim bilgiler, öğretici pozisyonda olan hocalarımdan aldığım bilgiler, takım çalışmaları yaptığım arkadaşlarımın ötesinde hayvanlara çok şey borçluyuz.”

    Özlem Tınaz: Türkiye’ye, Türk Devleti’ne ya da özel sektöre bir çağrınız var mı?

    Canan Dağdeviren: “Çocukları ve gençleri desteklesinler. En büyük çağrım bu olur. Bilim çok önemli bence, ülkelerin her birinin önceliği bilim olmalı. Bilim insanlarına ve bilimle uğraşmak isteyen gençlere yardımcı olsunlar. Geçtiğimiz yıl Arya Güçlü Kadınlar Platformu’nun Güçlü Kadınlar Ödülü’nü kazandım. Ve bu ödülü almama sebep olan düşünce de vizyon bursuydu. Şu an vakfı oluşturmaya çalışıyorum. Türkiye’de kurulacak bu vakıf, annesi- babası olmayan çocuklar, her yıl bir erkek ve bir kadın öğrenci, eşitliğe inandığım için, Türkiye’den Amerika’ya gelecekler ve Amerika’daki büyük üniversiteleri görecekler. Harvard, MIT gibi laboratuvarları görecekler. Benim verebileceğim bir koltuğum yok ama verebileceğim bir laboratuvarım var. 23 Nisan günü laboratuvarı onlar yönetecekler. Satranç oynayacaklar, okyanusu görecekler, istakoz yiyecekler. Türkiye’de yapamadıkları veya yapmaları mümkün olmayan aktiviteleri burada yapacaklar. Ve dünyanın sadece Türkiye’den ibaret olmadığını bu öğrencilere göstermek gibi bir fikrim var. Döndükleri zaman da henüz işleri bitmiyor. Biz Sivas’lıyız. Sivas’ta bir hatıra ormanı yapacağız. Ve bu çocuklar birer tane ağaç dikecekler. Ve her ağacın bir ismi olacak. İlk isim Fatoş Büyükkuşoğlu’nun, bize ödül veren, vefat eden annelerinin ismi olacak. Çünkü toplumda çocuk yetiştirmenin, insan yetiştirmenin ve ağaç yetiştirmenin ne kadar zor ve zaman aldığını topluma göstermek istiyorum. İstanbul, Sivas ve Amerika ayaklı bir vizyon bursu olacak.”
  • Ezber, tekrar, klişe, öğrenen zekayı güçlendirir, öğreten zekayı köreltir.
    Dücane Cündioğlu
    Sayfa 28 - Kapı Yayınları