Biri, kültür ve uygarlığın ilk gömülen insanla başladığını söylemişti. Bu durumda mezarlık bir kültür müzesidir, hatta bir mozoledir. Evet, ama onun (organik) sonu da aynı şekilde yine orada bir yerde yatar. Kültür, toprağa yatırılan bedene artık bakamaz, burada görevi doğa devralır. Doğa o bedeni, o etin çözülüşünü himayesi altına alır. Doğa son patologdur, indirgemeci ve yapısökücüdür, hepsi bir arada. Aşağıda bedene ne olduğunu düşünmekten kaçınırız, aslında olanlar doğa dışı bir şey değildir. Hafızayı koruyan şey o taş haç ve üzerindeki isimler ile tarihler değildir. Bize aşağıda yatağını hatırlatan, çekirdekten filizlenmiş bir kiraz ağacının organik formu, bir çalı, kotları ya da etrafta cirit atan bir kertenkeledir.
Gözlerini kapatmalıydım. Kitaplarda öyle yazıyordu. Bunu daha çok bir deyim olarak biliyordum - “ölünün gözlerini kapatmak” veya “ yaşayanlar ölülerin gözlerini kapatır, ölüler yaşayanların gözlerini açar.”
Kanser hastasının mitolojisi yoktur, kanserden ölmenin romantizmi yoktur. Bakışlar üzerinden kaçırılır. Hastalık sizi içten fetheder, yiyip bitirir. Sadece saydam derinin altından beliren kemikler kalır. Verem hakkında şiirlerimiz ve Büyülü Dağ’ımız var, ama kanser için büyülü bir dağ yok. Kanserin büyüsüz dağı.