William Blake'in müthiş bir sözü vardır:
"Arzu edip de eylemeyen, hastalık üretir."
Bu kitap sanki bu söz için yazılmış gibiydi. Hukuk bürosunda çalışan kahramanımız ve arkadaşı geçmiş bir zamanda içlerinde uzay boşluğunda büyüyen açlıklarını bastırmak için ellerinde bıçaklarıyla bir fırın dükkanına girmeye karar verirler. Fırın sahibinin zorluk çıkaracağını beklediler ama sahip dedi ki "Eğer şu anda çalmakta olan besteci Wagner'i dinlerseniz, istediğiniz kadar ekmek yiyebilirsiniz." Siyasi görüşlerine aykırı bir operacıyı dinlemekle, fiziksel ihtiyaçlarını gidermek arasında kalan ikilinin kafası karışır ve nihayetinde teklifi kabul ederler.
Fırın saldırısının üstünden çok uzun zaman geçer ve kahramanımız evlenimiştir. Karısıyla ilginç bir şekilde gecenin aynı vakti uyanırlar, karınlarında yine o uzay yutmuş gibi bir açlık vardır: Saldırının olduğu günkü o aynı açlık. Adam karısına arkadaşıyla yaptıkları saldırıdan ilk defa bahseder, karısı da başladığın işi tam anlamıyla bitiremediği için o açlığın peşini bırakmayacağını, gördüğü üzere karısına da sıçradığını anlatır kocasına. Nöbetlerle kendini gösteren bir açlık "lanetine" yakalandıklarını düşünürler.
İşte bu yüzden incelemeye Blake'den bir alıntı ile başladım. Başlanan eylem tam istenilen şekilde arzu/doruk noktasına ulaşıp sonlanmayınca, vücut bir süre sonra ertelenmiş hazlar pansiyonuna dönüyor. Ve bir süre sonra bu pansiyonun bütün haneleri dolunca da işler, yani vücut arıza vermeye başlıyor. Her insan, içinde hangi yağmurun hayat verdiğini kimsenin bilmediği birden açan çiçekler gibi beliren hazlarını hemen gideremeyeceğinden, topluma ayak uyduracak şekilde arzularını şekillendirir. Mesela sağı solu yumruklama arzusu olan birisinin sokakta önüne gelene vurması toplum tarafından engellenir ama bu yumruklama
Fırın SaldırısıHaruki Murakami · Doğan Kitap · 20171,449 okunma