Gerçek şu ki, en azından şimdilik, sevdiğimiz biriyle bile bir tartışmanın en ateşli anında kendimizle ilgili hiçbir şeyi göremeyiz.
Şimşekler çakan gözlerimizi göremeyiz çünkü onlar sadece yükselen ateşin sorumlusunu aramaktadırlar.
Sesimizdeki meydan okuyan tonu duyamayız çünkü kızgınlığımızın, hayal kırıklığımızın, dargınlığımızın ya da öfkemizin haklılığını kanıtlamak için sesimiz, kafamızdaki sesler tarafından basdırılmışdır.
Ve içimizde giderek biriken bu baskılara neredeyse hiç duyarlı değiliz çünkü rahatsız edildikleri için- karşımızdakinde- bir neden arayıp, her zaman bulabilen bu bilinçdışı güçlerin çıkardıkları gürültü yüzünden uyuşmuş hale geliyoruz.
Önyargılar,gündelik yaşantımızda ki bütün bu pislik ve iğrençlikler gereklidir, çünkü bunlar gübrenin kara toprağa dönüşmesi gibi zamanla faydalı bir şeye dönüşür. Kökeninde pislik barındırmayan iyi bir şey dünya üzerinde bugüne kadar görülmemiştir.
Mutluluğa ulaşma baskısı
bazen zulüm şeklini alıyordu. Mutluluk herkesin ulaşabileceği ve ulaşması gereken bir şeymiş de, bu uğurda verilecek en küçük bir taviz dahi bireyin kendi kabahatiymiş gibi.
Fakat içinde bulunduğumuz kendini gerçekleştirme çağında insanın hayatındaki birinci tercihten başkasıyla yetinmesi iradesizlik olarak görülüyor, ayıplanıyordu. Kaderin sandığın şeye boyun eğmek, onurlu bir hareket olmaktan çıkıp korkaklığa dönüşmüştü bir yerlerde.